Velayet-i fakih – yani “İslam fakihinin velayeti” – İran’ın 1979 İslam Devrimi’nden bu yana devlet yönetiminin temelini oluşturan bir yönetim biçimidir. Şii İslam’a dayanan bu teori, en basit haliyle, din adamlarının devlet üzerinde mutlak otorite sahibi olmasını meşrulaştırır. Velayet-i fakih, Şii İslamcılığının merkezinde yer alır ve yalnızca İran’daki sistemin nasıl işlediğini değil, Tahran’ın dini ve siyasi Şii ağlar üzerindeki sınır ötesi etkisini anlamak için de hayati önemdedir.
Velayet-i Fakih Teorisi
Farsça “velayet-e faqih” (Arapça: “wilayat al-faqih”) kavramı, siyasi ve dini tüm yetkinin Şii din adamlarına devredilmesini öngörür ve devletin tüm önemli kararlarını en üst düzeydeki dinî lider olan velî-i fakihin onayına tabi kılar. Bu lider, yani fakih, toplumun üzerinde bir “veli” olarak konumlanır ve böylece devletin tepeden tırnağa İslamileştirilmesini sağlar.
Velayet-i fakih kavramı köklerini Şii geleneğinden alır ve tarihsel olarak yalnızca yetim, dul, engelli gibi kendi çıkarlarını koruyamayacak bireyler üzerinde sınırlı bir koruyucu yetki anlamına gelirdi. Ancak bu kavram, 1970’lerin başında, sürgünde bulunduğu Irak’ta Ayetullah Ruhullah Humeyni tarafından yeniden yorumlanarak bugünkü geniş kapsamına ulaştı.
Humeyni, 1970 yılında yayımladığı “İslami Hükümet” adlı kitabında, İslam hukukunun (şeriat) uygulanmasının ancak din adamları eliyle mümkün olduğunu savunarak, devletin kontrolünün Şii ulemanın eline geçmesi gerektiğini ileri sürdü. Ona göre, 874 yılında gaybete çekildiğine inanılan 12. İmam Mehdi geri dönene kadar, en iyi İslam bilgisine sahip olan din adamları bu görevi yürütmeliydi.
1979’daki devrimin ardından, bu anlayış İran anayasasına dahil edildi ve Humeyni 1989’daki ölümüne kadar ülkenin ilk “Rehber”i (Velî-i Fakih) olarak görev yaptı. Günümüzde bu görev, Ayetullah Seyyid Ali Hamaney tarafından yürütülmektedir.
Mutlak Velayet-i Fakih’e Geçiş
Humeyni’nin ölümünden sonra İran anayasası, 1989 yılında yapılan değişiklikle, Rehber’in yetkilerini daha da güçlendiren “mutlak velayet-i fakih” anlayışını benimsedi. Bu değişikliklerle, Rehber’in anayasal olarak en yüksek dini otorite (merce-i taklid) olma şartı kaldırıldı ve böylece orta dereceli bir din adamı olan Hamaney’in göreve gelmesinin önü açıldı.
Bu yeni anlayışa göre, Rehber’in yetkileri Tanrı’dan gelmektedir. Bu ilahi yetki sayesinde halkın iradesi, seçimler ve demokratik katılım, Rehber’in onayı olmadan anlam taşımaz. Rehber’in eylemleri ne halk ne de devlet organları tarafından denetlenebilir; zira ona muhalefet, Tanrı’ya itaatsizlik olarak kabul edilir.
Teorik olarak 88 din adamından oluşan “Uzmanlar Meclisi”, Rehber’i seçmek ve denetlemekle görevlidir. Ancak pratikte, bu meclise aday olacak kişilerin tamamı Rehber’in onayından geçtiği için bağımsız bir denetim kurumu işlevi görmemektedir. İran’ın eski Yargı Erki Başkanı da dahil olmak üzere bazı üst düzey yetkililer, Rehber’in denetlenmesinin hukuken yasak olduğunu açıkça dile getirmiştir. Sonuç olarak, mutlak velayet-i fakih rejiminde Rehber yalnızca Tanrı’ya karşı sorumludur.
Geleneksel Şii Teolojisine Bir Kopuş
Velayet-i fakih kavramı, Şii geleneğinde köklü bir kırılmaya işaret eder. Tarih boyunca Şii ulema, 12. İmam’ın gaybetinden bu yana siyasi çekimserlik (siyasi sessizlik) ilkesine bağlı kalmış, meşru bir İslam devleti kurulamayacağına inanmıştır.
Velayet-i fakih fikri yüzyıllardır mevcut olsa da, tarihsel anlamda yalnızca yardıma muhtaç bireyler üzerinde sınırlı bir dinî vesayet hakkı sağlıyordu. Humeyni’nin bu doktrini devlete ve topluma genelleştirmesiyle birlikte, geleneksel anlayışla büyük bir çelişki doğdu. Devrim öncesinde, Humeyni’nin görüşü Şii dünyasında marjinal kabul ediliyordu. Öyle ki, dönemin en yüksek Şii otoritesi olan Büyük Ayetullah Ebulkasım el-Hûî, bu teoriyi “küfür” olarak nitelendirmişti.





İlk yorum yapan siz olun