İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Demokratik Barış Teorisinin Anatomisi: Post-Yapısalcı ve Postkolonyal Yapı Söküm Denemesi

Giriş

Uzun yıllar boyunca uluslararası ilişkiler disiplinini domine eden ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin dağılmasıyla birlikte ilahi bir külte dönüşen demokratik barış teorisi, küresel güç dağılımının giderek adem-i merkeziyetçi bir görünüm kazanmasıyla, sorgulanan bir kavram olmaya başlamıştır. Demokratik/liberal barış teorisine karşı yükselen sesler, gerçekte teorinin kendisinden, bilimsel geçerliliğinden veya hipotezlerinden ziyade meşruiyetini dayandırdığı, felsefi, siyasi ve ekonomik değerlerin bütününe yönelik duyulan rahatsızlığın bir izdüşümüdür. Yıllardır tüm siyasi yaşamı domine eden ve neyin demokrasi olup neyin olmadığını, kimin demokrasiyi hak edip kimin hak etmediğini parmakla gösteren teorinin temsilcilerinin, niçin ancak bugün eleştirilebildiğinin cevabı, neoliberal ekonomik sistemin aşınmasında ve küresel güç dengelerinin batı dünyasının aleyhine olacak şekilde değişmesinde yatmaktadır. Artan maliyetler sebebiyle kapitalist üretimin Çin ve Güneydoğu Asya’ya kayması bir yandan bölge ülkelerinin üretim kapasitelerini artırmalarını sağlarken diğer yandan, bir başka etik problem ve tahakküm ilişkisi olan, işçi ücretlerinin bilinçli olarak düşük tutulmasına neden olmuş ve Batılı üreticilerin karlılık oranlarını artırmıştır. Neoliberal teorisyenlerce pozitif toplamlı olarak değerlendirilen ve karmaşık karşılıklı bağımlılık yaratarak uluslararası güvenliğin teşvik ettiği iddia edilen bu ilişkiler ağı, arzu edilen istikrarı sağlayamamıştır. Neoliberal teorinin önermiş olduğu mali politikaların, dış ticaret rejiminin ve para politikalarının, hedef ülkelerde uygulamaya konmamış olması, başta Çin olmak üzere Güneydoğu Asya ülkelerinin üretim ve ihracat odaklı agresif bir ticaret politikası uygulamasına mümkün kılmış, böylelikle batı dışında ilk defa yeniden üretime kazandırılabilecek bir sermaye birikimi yaratılmıştır. 1970-2007 yılları arasında dünyanın en büyük yüzölçümüne ve nüfusuna sahip olan Asya kıtası, küresel gayri safi hasılaya katkı sıralamasında altı kıta arasında üçüncü sırada yer almıştır. 2011 yılından itibaren ise, kıta birinci sırada yer almaya başlamış ve bugüne kadar Amerika kıtasıyla arasındaki makası sürekli olarak artırmıştır (Grafik 1).

Grafik 1. Kıtaların Nominal Gayri Safi Hasılaları (1970-2020)

Kaynak: IMF, 2024

2007 yılından itibaren yaşanan kırılma oldukça anlamlıdır. Karşılıklı bağımlılık yaratılarak tüm halkların daha müreffeh olacağı ve refahın yayılmasıyla barışın bir gereklilik olarak altın tepside sunulacağını söyleyen neoliberal kuramcıların ve politika yapıcıların büyük bir titizlikle ördükleri karmaşık bağımlılık ağları, 2008 kriziyle çözülmeye başlamıştır. Kriz, neoliberal sistemde, birkaç sermayedarın kendi çıkarları için piyasaları nasıl manipüle edebildiğini, siyasetin ve kurumların sermaye akışını devamlı kılmak adına bu manipülasyona nasıl izin verdiğini ve bunun sonucunda New York’dan Abidjan’a, Londra’dan Karakas’a kadar milyarlarca insanı nasıl etkileyebildiğini göstermiştir. 2008 Krizi yalnızca neoliberal sistemin yaratmış olduğu küresel finans sisteminin bir başarısızlığı değil aynı zamanda toplumun değer sisteminde yaşanan erozyonunun bir göstergesidir, Sandel krizin ahlaki kökenlerini sorguladığı “Adalet” adlı eserinde, 1970’li yıllardan itibaren piyasa aklının değişmez bir gerçeklik olarak tüm dünyaya yayıldığı öne sürmektedir (Sandel, 2012). Homoeconomicus artık yalnızca mal ve hizmet alımında rasyonel kararlar vermez, insani ilişkilerde, savaşta, barışta ve katliamlarda da rasyonel karar verir, böylelikle her şey piyasalaşmış olur. Bu yaygın piyasalaşma ve 2008 kriziyle birlikte yaşanan ahlaki çöküş, Batılı değerlerin ve düşünce setinin sorgulanmasına imkan vermiştir. Bu sorgulamaların ilk hedefiyse neoliberal ekonomik sistem ve onun oyun alanı olan liberal demokrasi olmuştur. Demokratik/liberal barış teorisinin küresel ölçekte yaşanan insani krizlere ve ahlaki sorunlara yanıt vermede yetersiz kalması sonucunda siyasi alanda meydana gelen açıklık, yerini hızla popülist söyleme bırakmış ve otoriterleşme örnek gösterilen demokrasileri dahi kıskacına almıştır. Batının hem siyasi, hem ekonomik hem de kültürel olarak aşınan itibarı, küresel Güney’in otoriter liderleri tarafından başarıyla doldurulmuştur. 2010 yılından itibaren müşahede ettiğimiz bu dönüşüm, Batının değerler sistemi içerisinde tanımlanan demokrasinin ve aynı sistem içerisinde yaratılan ilkelerin işlevselleştirilmesiyle gerçekleştirilen ampirik çalışmalar, demokratik gerileme olgusunun varlığını ispatlamaktadır (Grafik 2).

Grafik 2. Liberal Demokrasi Endeksi

Kaynak: V-dem, 2024

Liberal demokrasilerin cazibesini kaybetmesi ve otoriter yönetimlerin yaygınlaşması neoliberal politikaların yaratmış olduğu sorunların bir sonucudur. Milyonlarca insanın yaygın silahlı çatışmalar sebebiyle yerinden edildiği, yüzbinlerce insanın, çatışma, açlık ve işkenceden dolayı hayatını kaybettiği günümüzde, gelişmiş demokrasiler, kendi tarihsel deneyimlerinden ve ekonomik ilişkilerinden kaynaklanan krizler karşısında sorumluluk almayı reddetmektedir. Bu deneme, tüm dünya halklarına ideal olarak sunulan demokratik/liberal barış teorisinin aslında Doğu-Batı arasındaki hiyerarşik ilişkiyi daha rijit biçimde yeniden yaratmanın ötesinde bir anlama gelmediğini savunmaktadır. 

Rasyonalite ve Barış: Liberal Demokratik Normların İdeolojik İnşası

Demokratik barış teorisinin felsefesi kökenleri ve meşruiyeti, Kant’ın 1795 yılında kaleme almış olduğu “Ebedi Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme” adlı eserine dayandırılmaktadır. Kant, öne sürmüş olduğu ebedi barış modeli için üç temel şartın yerine getirilmesi gerektiğini belirtmektedir; ilk olarak her devletin sivil anayasası cumhuriyetçi olmalıdır, Kant’ın cumhuriyetçilik anlayışına göre aynı toprakları paylaşan her vatandaş eşittir ve özgürdür. Cumhuriyetçi anayasal düzen, savaş kararını, savaşın asıl maliyetine katlanacak olan vatandaşa bırakır, bu durumda, Kant, halkların savaşı kabul etmeyeceğini varsayar. İkinci olarak Kant, uluslararası bağlayıcı hukuki metinlerin üretilmesi gerektiğini, bu hukuk sistemi içerisinde varlık gösterecek devletlerin dahil olduğu bir konfederatif yapı önermektedir. Böylelikle devletlerin, hukuk temelinde bir barış ittifakı kurarak savaşı hür iradeleriyle reddedecekleri savunulmaktadır. Son olarak Kant, evrensel konukseverlik ilkesini önerir (Gheller, 2010:341-359). Bu ilke uyarınca insanlar, dünya üzerinde serbest dolaşma hakkına sahiptir ve uyrukları nedeniyle kötü muameleye tabi tutulamazlar. Kant’ın ebedi barış üzerine öne sürmüş olduğu bu ilkeler, Kant’tan önce de öne sürülmüştür. Örneğin, Emeric Crucé, Kant’tan yaklaşık 150 yıl önce birden fazla devletin temsilcileri vasıtasıyla bir araya geldiği bir uluslararası yapının kurulması gerektiğini, dini hoşgörüyle hareket eden bu yapının devletler arasındaki ekonomik işbirliğini arttırarak barışı mümkün kılacağını önermiştir (De la Reza, 2015:150-155). Benzer biçimde Grotius ve Penn de hukuk temelinde devletlerin savaşa ihtiyaç duymadan sorunlarını çözebileceğini savunmuştur (Kahraman, 2019:930-935). Batı dışı dünyada da evrensel barışa ilişkin benzer bir yaklaşım görülmektedir, konuyu dağıtmamak adına çok yüzeysel bir biçimde bakacak olursa; Konfüçyüs, barışı toplumsal düzenin ve ahlakın bir ürünü olduğunu; barışın, düzen, erdem ve doğru eylem ilkeleriyle sağlanabileceğini öne sürmektedir. Maurya İmparatoru Asoka da barışı devlet politikası haline getirerek savaşı ahlaksızlık olarak nitelendirmektedir (Montiel ve Noor, 2009). Barışın korunması ve sağlanmasına yönelik ilk yasaları ortaya koyan Aşoka, Kant’ın, Grotius ve Penn’in önermiş olduğu uluslararası hukuk fikrinin yaratıcılarından kabul edilmektedir. Farabi ise “El Medinetü’l Fazıla” adlı eserinde, barışın toplum içerisinde yaygınlaşmasının ön koşulu olarak erdemin yaygınlaştırılması gerektiği, bunun için de adaletin gerekli olduğunu öne sürmektedir (Rahman, 2021:242-244). Farabi, tüm insanların tek bir tür olarak farklı devletler birbirleriyle uyum içerisinde yaşayabileceklerini önermesi açısından, toplumlar arasındaki uyum bağlamında Kant’ın öncülü olarak kabul edilebilir. 

Bu kısa bakış bizi, demokratik barış/liberal teorisinin niçin Kant’ın kavramsallaştırmalarına dayandırıldığını ve Kant’ın öncülü sayılabilecek nitelikte olan kaynakların niçin göz ardı edildiğini sorusuna götürmektedir. Öncelikle, Kant ve diğerleri ayrımına ilişkin geliştirilen en temel önerme, Kant’ın modernizmin değer seti içerisinde, kendisinden önceki filozofların dini referanslarını dışlayarak, evrensellik iddiasıyla rasyonel bir teori inşa etmesidir. Doğu’nun barışı, çoğu zaman ahlaki ve dini bağlamda içinde ele alınırken, Batılı değerlerin yaratmış/tanımlamış olduğu “barış”, rasyonel ve evrensel olarak değerlendirilmektedir. Bu kabul, hem Kant’ın döneminde hem de teorisinin sarsılmaz bir gerçek olarak kabul edildiği yakın geçmişin siyasi koşullarında teyit edilmiştir. XVIII. yüzyıldan XXI. Yüzyıla kadar Batının tartışılmaz iktidarı, yalnızca asimetrik siyasi ve ekonomik ilişkileri her defasında yeniden yaratmakla kalmamış, aynı zamanda Batının düşünce kalıpları içerisinde üretilmiş olan ve evrensellik atfedilen bilgiyi de tartışılmaz bir gerçeklik olarak ortaya koymuştur. Batı düşüncesinin epistemolojik kabullerini evrensel kılarak batı dışı bilgi biçimlerini marjinalleştirilmesini sağlayan bu epistemolojik şiddet, Kant’ın barış yaklaşımını ve daha sonra demokratik/liberal barış olarak adlandırılacak varsayımları somut, değişmez bilimsel bir gerçeklik olarak yaymaya başlamıştır. Bu evrensellik iddiası ve sürekli barışı mümkün kılacağı kabul edilen ilkeler, her tartışmada mevcut epistemik şiddeti yeniden üretmektedir. Kant için barışın özneleri, modernizmin değer setini benimsemiş ve batıda üretilen bilgiyle şekillendirilmiş devletlerdir. Bu felsefi temeller ve epistemolojik ön kabuller ışığında 1980’li yıllarda Michael Doyle tarafından geliştirilen demokratik barış teorisi, en açık ifadeyle, liberal demokrasilerin doğası gereği birbirleriyle savaşmayacağını öngörmektedir. Levy (1989:88) tarafından uluslararası ilişkiler disiplininde ampirik bir yasa olmaya en yakın teori olarak nitelendirilen teoriye ilişkin monodic ve dyadic olmak üzere iki temel yaklaşım mevcuttur. Monodic demokratik barış perspektifine göre, devletlerin demokrasi seviyeleri, dış politika stratejilerini ve eğilimlerini belirlemektedir. Liberal demokrasiler daha az şiddet yanlısı bir dış politika izleme eğiliminde olduğunu belirten Rummel (1995:10-15), bu durumun Kant’ın öne sürmüş olduğu cumhuriyetçilik fikriyle açıklar. Dyadic yaklaşım ise, demokratik devletlerin, saldırgan politika izlemediğine yönelik genel yargıyı yok sayarak, demokrasilerin diğer demokrasilerle savaşmadıklarını, bir devletin demokratik olup olmamasının savaş kararında etkili olduğunu öne sürer. Doyle, Dydadic görüşe ilişkin, demokrasi olmayan otoriter rejimlerin kendi halklarına karşı saldırgan tutuma sahip olduğu için savaşın aynı zamanda demokratikleşme aracı olarak kullanılabileceğinin altını çizmektedir. Teori, ortaya çıktığı ilk günden itibaren manipüle edilmiş istatistiklere dayanan bir yapaylık içerdiği gerekçesiyle eleştirilmiştir (Pugh, 2005:2). Gerçekten de Batı paradigmasında doğmuş ve batının ilişkiler ağında anlam kazanmış olan demokrasi, liberalizm, barış ve savaş gibi kavramların birer aksiyom olarak kabul edilerek öne sürülen evrensellik iddiası; demokrasi, barış ve liberalizm arasındaki tek boyutlu ve lineer ilişki, teorinin bilimsel bilgi üretmek yerine kültürel hegemonya aygıtı olarak tasarlandığını göstermektedir. 

Doyle, liberal devletlerin gerçekleştirmiş olduğu askeri müdahalelerin çoğu zaman yaşam tarzını korumak, kişisel hak ve hürriyetleri güvence altına almak söylemiyle meşru bir zemine oturtulduğu ifade etmektedir (Doyle, 1983:335). Owen ise, liberal devletlerin, liberal olmayan devletleri doğal bir tehdit olarak algıladığını zira onlar için, liberal olmayan bir sistemin irrasyonel olduğunu öne sürmektedir (Owen, 1997:38). Bu irrasyonalite ise tamamıyla demokrasi ve liberalizm tanımının Batı normlarına uygun olup olmamasıyla açıklanmaktadır. Cohen bu konuda, liberal ilkeleri benimsemiş demokrasilerin kurmuş olduğu barışçıl birlikteliklerin rejim türlerinden bağımsız olarak belirli tarihsel koşulların ve benzer düşünce sistemlerinin sonucu olarak ortaya çıktığını dile getirmektedir (Cohen, 1994:208). Teorinin bilimselliğine yönelik geliştirilen bir diğer eleştiri ise, teorinin doğrudan yapılandırılmış istatistiklerin incelenmesiyle formüle edilmiş olduğu yönündedir. Daha açık bir ifadeyle, Doyle’un demokratik barış teorisinin ampirik öznesi, 1946-1982 yılları arasında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya sıkışmış olan bir avuç devlettir. Dünya siyasi tarihini incelediği öne sürülen ve evrensel bir norm iddiasında olan teorinin ancak 37 yıllık bir zaman diliminde yaklaşık 15 ülkeyle sınırlı olması, iddiasının bilimselliğine dair soru işaretleri yaratmaktadır. Liberal imgelerle bezenen ve piyasa büyüklüğüyle paralel biçimde tartışılmaz gerçekliğini tüm ilişkiler ağına yayan demokratik/liberal barış teorisi, uzun yıllar boyunca doğu ve batı arasındaki kurulan her ilişkide, batının hegemonyasını daha da sağlamlaştıran önemli bir ideoloji olmuştur.

Bu noktada, dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus ise, küresel Barışa ancak, batılı değerler üzerine inşa edilmiş olan liberal demokrasilerle ulaşılabileceğine yönelik yaratılmış olan söylem ve Batılı kurumlarca empoze edilen bilgidir. Demokrasi, Doyle’un belirttiği gibi, ABD ve Batı Avrupa’nın liberal demokrasisini temsil etmektedir, üstelik gerçekleştirdiği ampirik çalışmada demokrasi kıstaslarının neler olduğunu açıkça ortaya koymuştur, bu açıdan demokrasiden kastın ne olduğuna dair herhangi bir muğlaklık yoktur. Fakat, teorinin diğer bir kurucu unsuru olan barış kavramı, başlı başına bir boş gösteren (empty signifier). Doyle’un demokratik barış teorisini inşa ederken gerçekleştirmiş olduğu ampirik çalışma savaşı, iki egemen devlet arasında vuku bulan ve 1000’den fazla kişinin hayatını kaybettiği çatışma durumu olarak tanımlamaktadır (Singer ve Small, 1982). Çalışmanın yürütüldüğü 1980’li yıllarda liberal demokrasi olarak tanımlanabilecek yalnız yirmi kadar ülke varken, aynı dönemde BM üye devlet sayısı 191’dir. 1980 yılından, Soğuk Savaş’ın bitimine kadar geçen sürede, İsrail, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin dahil olduğu ve toplam dokuz egemen devletin yer aldığı beş savaş yaşanmıştır. %90’nından fazlasını demokratik olmayan devletlerin oluşturduğu 182 ülke, herhangi bir savaşa taraf olmamıştır. Bu tarihsel gerçeklikten yola çıkarak demokratik olmayan devletlerin de rasyonel olduğu ve savaş eğilimi bulunmadığı önerilebilir. Önermeyi biraz daha detaylandıracak olursak, belirtilen tarih kesiti içerisinde ortaya çıkan İran-Irak Savaşı, Falkland Savaşı, İsrail-Lübnan Savaşı, Afganistan Savaşı ve Moritanya-Senegal savaşları ele alındığında, savaşların yarısında liberal demokrasilerin savaşa taraf olduğunu, diğer yarısında ise liberal demokrasilerin tarihsel uygulamalarının savaşları yarattığı söylenebilir. Buradan hareketle, liberal demokrasilerin savaş yarattığı iddiasında bulunulabilir. Bu iddia, tıpkı Doyle’un, iddiasını kanıtlamak için manipüle edilen kavramsallaştırmasında olduğu gibi metodolojik olarak hatalı olmasının yanı sıra ideolojik bir iddiayı kanıtlamak adına ortaya atıldığı için bilimsel etik açısından da sorunlu olacaktır. 

 Bir önceki önermemize geri dönecek olursak, teori, barışı Batılı değerleri meşrulaştırıcı bir anlam taşıyıcı olarak kullanmaktadır. Barış kavramına yönelik bu ontolojik açıklık, “medeni olmayanların” dünyasında savaşın ve nükleer felaketlerin kaçınılmazlığına dair meta anlatıyla maskelenmektedir. Gerçekte, teorinin barış olarak kavramsallaştırdığı şey, batının ve neoliberalizmin hegemonyasını yeniden inşa ederek doğu-batı arasındaki hiyerarşiyi sürekli kılmaya yarayan söylemden başka bir şey değildir.

Normatif Egemenliğin Meşrulaştırıcı Aparatlar: Liberal Demokratik Kurumlar 

Teorinin taşıyıcı kavramlarının savaş ve demokrasi arasında kurmuş olduğu yanıltıcı bağ, bu kavramların tarih ötesi kavramlar olarak ele alınmasına neden olmaktadır. Bu durum kavramların, zamana ve mekana bağlı olarak değişip farklı anlamlar kazanmadığına dair tutucu bir ön kabul içerir (Barkawi ve Laffey, 1999:403-434). Teoride devletler, demokrasinin ve barışın inşacısı ve yayıcısıdır. Bu anlamda, bölgesel, yerel ve topluluk düzeylerinde barışı ve demokrasiyi farklı tanımlayan pratikler göz ardı edilerek ileri sürülen etnosantrik değerlendirmenin evrensel olduğu iddia edilmektedir. Bu iddia, bir sembolik şiddet olarak değerlendirilebilir. Bu sembolik şiddetin en çok kendisini gösterdiği dispozitif ise, uluslararası örgütlerdir. Refah ve kalkınmayla karakterize olan hiyerarşik söylem, barışın bu iki unsuru teşvik ettiğini önermektedir. Barış ve kalkınmayı/refahı birbirine bağlayan söylemler aynı zamanda birer boş gösteren olarak Batının çıkarlarını maskelemekte, iletişim kanallarında gelişmiş/az gelişmiş karşıtlığı yaratarak hiyerarşiyi yeniden yaratmaktadır. Escobar (2000), Batı kaynaklı tüm kalkınma girişimlerinin kapitalist sistemin hegemonyasını güçlendirerek, sömürgeciliği üstü kapalı bir biçimde meşrulaştırdığını iddia etmektedir. Demokratik/liberal barış teorisi ve onun taşıyıcı unsurları, ötekiyi anlamak yerine kendi çıkarları için ötekiyi asimile etmeye çalışır. 

Bu düzlemde, birer dispozitif olarak uluslararası kuruluşları ve onların Doğu-Batı dikotomisini derinleştiren demokratik/liberal barış söylemlerine kısaca değinebiliriz. Birleşmiş Milletler (BM)’in sürdürülebilirlik hedefleri doğrultusunda ortaya koyduğu 16. Hedef olan “Adil, barışçıl ve kapsayıcı toplumları teşvik etmek” hedefi, teorinin en yalın yansımasıdır. “Demokratikleşme yoluyla barış” ve“Barış, demokratik yönetişime ihtiyaç duyar” söylemleri aynı zamanda söylenmeyeni de işaret etmektedir. Barış ve liberal demokrasi arasında kurulmuş olan bu organik bağ, liberal demokrasi olarak sınıflandırılmayan ülkelerdeki barışın istikrarlı olmadığı, barışı istikrarlı bir forma kavuşturmak için Batının değerler kümesi içerisinde yaratılmış olan demokrasiyi benimsemeleri gerektiğini işaret etmektedir. Avrupa Birliği (AB)’nin kurumsal kimliği içerisinde geliştirilen “Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları barışın temelini oluşturur” söylemi de benzer bir aparatus olarak, bilhassa SSCB’nin dağılmasını ardından bağımsızlığını ilan eden post Sovyet ülkelerine empoze edilmiştir, Batı Avrupa ve Doğu Avrupa arasında da bir hiyerarşinin bulunduğunu, Batı Avrupa’nın, Doğu Avrupa’yı demokratikleştirerek onları insan onuruna yaraşır bir yaşama kavuşturduğunu göstermektedir (European Movement, 9 Ocak 2024). AB’nin 2004 yılındaki genişleme dalgası döneminde, Avrupa Halk Partisi Grubu, Doğu Avrupa ülkelerine yönelik “Eski komünist ülkeler için, AB üyeliği, yaklaşık 50 yıl boyunca mahrum bırakıldıkları özgürlüklerini ve onurlu bir yaşamı yeniden kazanmanın bir yolu olmuştur” yönünde bir açıklamada bulunmuştur (EEP Group, 2004). 

Yönetilebilir Yaşamlar: Postkolonyal Denetim Mekanizması olarak Demokratik/Liberal Barış ve Biyopolitik

Uluslararası örgütlerce, uluslararası toplumun ilişkiler ağına sızmış olan demokratik/liberal barış teorisi aynı zamanda Batının kendinden olmayanlara yönelik müdahalelerini meşru kılacak bir dispozitif olarak değerlendirilmelidir. Foucault, neoliberalizmin, yalnızca ekonomik ve siyasi alana değil doğrudan insan doğasını konu alan bir düşünce seti olduğunu dile getirmektedir, bu anlamıyla neoliberalizm salt altyapıya veya üstyapıya odaklanmaktan ziyade doğrudan bireyin kendisini hedef alarak ve bireyi yöneterek yapıyı inşa etmeyi amaçlamaktadır (Foucault, 2023). Artık homoeconomicusu yaratan şey, klasik ilişkiler, devlet, piyasa, hukuk ve siyaset değil doğrudan bireyin kendisidir. Rekabet ve başarıyla şekillenen, neoliberalizmin yeni birey modeline ilişkin Byung-Chul Han (2015), bireyin artık klasik itaat öznesi olmaktan çıkarak performans öznesine dönüştüğünü öne sürmektedir. Neoliberal demokratik düzende birey artık dışsal baskılarla değil, kendi özgürlük yanılsaması içinde var olan ve her bir adımda kendi performansını daha da optimize etmeye zorlanan (içsel ve dışsal olarak) bir varlığa dönüşmüştür. Bu anlamda, neoliberal düzenin öznesi homoeconomicus artık yalnızca rasyonel seçimler yapan bir figür değil, aynı zamanda kendisini optimize ederek pazarlayan bir kendilik girişimcisidir (entreprenuer de soi) (Han, 2015).

İnsanın doğasına dair yaşadığı bu dönüşüm, yönetim ve iktidar örüntülerini de kaçınılmaz olarak değiştirmiştir. Foucault’nun biyopolitik olarak kavramsallaştırmış olduğu bu yeni iktidar biçimine göre iktidar, yaşamı üreten hakim bir öznedir. Foucault, biyopolitiği açıklarken egemenliğin “öldürme ya da yaşatma hakkı” şeklinde işlediği klasik iktidar anlayışının yerini, “yaşatma ve ölüme terk etme hakkının” aldığını öne sürmektedir. Yaşatma veya ölüme terk etme hakkı katı ve seçici geçirgen biyopolitik sınırlarla belirginleşir. Demokratik/liberal barış teorisi bağlamında ise biyopolitik, gelişmemiş olan ötekinin neoliberal ekonomik sisteme entegrasyonunu ve liberal demokratik değerleri benimsemesini sağlamak maksadıyla, doğrudan yardımları ve kalkınma yardımlarını birer araç olarak kullanır. Batı’nın, Doğu’ya sağladığı bu yardımlar bir yandan taraflar arasındaki asimetrik hiyerarşiyi yeniden yaratırken diğer yandan da piyasaya ve liberal demokratik kurumların tesisine ilişkin ön şartlar sunmaktadır. Kelly (2010:10-13), bu biyopolitik müdahaleleri taktiksel güvenlik aparatları olarak değerlendirerek her türlü ekonomik yardımın ve siyasi ön şartın aslında hedef ülkelerde yaşayan insanları verimli kılmak ve belirli bir güvenlik alanında tutmak amacıyla hayata geçirildiğini öne sürmektedir. Duffield (2005:141-159), hiyerarşiyi derinleştiren bu yardım türünün biyopolitikanın en rafine biçimi olduğunu belirterek, aslında sömürgeciliğini de bugünkü kalkınma yardımlarının öncül bir biçimi olduğunu dile getirir. Sömürgeci dönemde Batı, nasıl kendi değerlerini “medenileştirme misyonu (mission civilisatrice)” adıyla hedef halklara empoze ettiyse, bugün de bu medenileştirme misyonu farklı formlarda varlığını korumaktadır.  Bugün, kalkınma yardımları, doğrudan yardımlar, gıda ve enerji güvenliği, yeşil dönüşüm, R2P gibi iktidarı yeniden yaratan pratikler aynı zamanda biyopolitik emperyalizmin de en yaygın araçlarıdır. Biyopolitikanın anlamsız olduğu durumlarda ise, biyopolitikanın ters yüzü olan Thanatopolitika devreye gitmektedir. Thanatopolitik en geniş tanımıyla, iktidarın öldürmek üzerine kurmuş olduğu egemenlik biçimidir. Foucault, Thanatopolitikin bu denli yaygın olmasının sebebinin, Batı Avrupa dışında gerçekten liberal demokratik değerleri benimseyen ve uygulayan ülkelerin olmamasından kaynaklandığını ifade etmektedir. Daha açık bir ifadeyle, Thanatopolitik Batının kendi sınıfına dahil etmediği halklar üzerinde kendi üstünlüğünü yeniden teyit ettiği, ölüme terk etmeye dayalı bir egemenlik formudur. Agamben’le birlikte derinliğe kavuşan bu kavram, çıplak hayatın siyasallaşması ve ölümün siyasi bir araca dönüşmesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Thanatopolitik, liberal demokrasiyi benimsememiş olan ve Batıya boyun eğmeyi reddeden devletleri istisna hali olarak yeniden yaratan bu vesileyle de her türlü müdahaleyi meşru kılan bir siyasi pratiktir. 

Demokratik/liberal barış teorisinin öne sürmüş olduğu hipotezlere karşı çıkan Kelly (2010:18-20), biyopolitik müdahale bağlamında Irak’ın işgalini ele almaktadır. Müdahalenin Irak nüfusunu kurtarmak ve medenileştirmek adına biyopolitik bir söylemle kurgulandığını belirten yazar, postkolonyal ilişkilerin ve Batının medenileştirme rolünün yeniden yaratıldığı bir iktidar biçiminin inşa edildiğini öne sürmektedir. Gerçekten de demokrasi götürmek, demokratik bir sistem inşa etmek ve halkın yaşamasını sağlamak adına gerçekleştirilmiş olan dış müdahale, yakın dönemde demokratik/liberal barış teorisinin biyopolitikayla harmanlanarak kendisini en belirgin biçimde gösterdiği bir pratik olmuştur. Bu süreçte Irak halkı, özne olmaktan çıkarak çıplak bir nüfusa dönüştürülmüş ve yaşamasına yardım edilmesi gereken bir nesne olarak sunulmuştur. Irak işgalinde, halkı yaşatmak adına yaklaşık 500.000 kişi hayatını kaybetmiş ve 2005 yılında yürürlüğe giren liberal demokratik anayasa sebebiyle var olan kimlik krizi derinleşerek yüzlerce radikal terörist grubun doğmasına neden olmuştur (Nodell, 15 Ekim 2013). Aşağıdaki tabloda, 1970-2003 yılları arasında dünyada meydana gelen savaşlar, iç çatışmalar ve askeri darbeler incelenerek demokratik/liberal barışın yaratıcısı ve küresel barışın mimarı ABD’nin, bu kolektif şiddet olaylarına yönelik tepkileri ve demokrasi ihracı sonucunda, ABD’nin egemen sınıfının kazançları gösterilmiştir.

Tablo.1 Kolektif Şiddet Olaylarına Karşı ABD’nin Tutumu (1970-2003)

YılÜlkeOlay TürüOlayın NiteliğiABD MüdahalesiSonuçlar
1970–1975Kamboçyaİç savaşLon Nol rejimi ve Kızıl KhmerlerVietnam Savaşının bir parçası olarak doğrudan müdahale edilmiş, Kmer Cumhuriyeti desteklenmiştir.ABD destekli Kmer Cumhuriyeti savaşı kaybetmiş, Pol Pot liderliğindeki Kızıl Kmerler savaşı kazanmış ve otoriter bir rejim tesis edilmiştir.
1960–1990Guatemalaİç savaşSol eğilimli gerilla örgütleri ve ABD destekli sağcı hükümetABD’nin siyasi, askeri ve istihbarat desteğiABD destekli hükümet savaşı kazanmıştır.
1971Bangladeşİç savaş & ayrılmaPakistan iç savaşı – Bangladeş’in bağımsızlığını kazanmasıABD’nin siyasi, askeri ve istihbarat desteğiBangladeş bağımsızlığını ilan etti.
1972–1991Eritreİç savaşEritre’nin Etiyopya’dan ayrılışı, Eritre Kurtuluş Cephesi SavaşıDoğrudan anlamlı bir müdahale bulunmamaktadır.Doğrudan anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır.
1973ŞiliAskeri darbePinochet’nin Allende’yi devirmesiABD’nin siyasi, askeri, ekonomik ve istihbarat desteğiNeoliberal ekonomik sistem benimsenmiştir.
1974EtiyopyaAskeri darbeHaile Selassie iktidardan indirilmesi ve Derg rejiminin kurulmasıDoğrudan anlamlı bir müdahale bulunmamaktadır.Derg Hükümeti SSCB ile ilişkilerini geliştirdi.
1959-1975LaosRejim değişikliğikomünist Pathet Lao hareketinin Krallığa karşı ayaklanması, iç savaşABD, Laos Krallığını Pathet Lao liderliğindeki isyancı gruba karşı desteklemiştir.Komünist Pathet Lao yönetimi kurulmuş, ABD’nin aleyhine olacak şekilde SSCB ile ilişkiler geliştirilmiştir.
1975–2002Angolaİç savaşUNITA ve MPLA mücadelesiABD, UNITA’yı destekleyerek SSCB’yi bölgede dengelemeye çalışmıştır.MPLA iktidarı ele geçirmiştir.
1975–1990Lübnanİç savaşÇok aktörlü çatışmaABD doğrudan müdahalede bulunmuştur.Doğrudan anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır.
1977–1992Mozambikİç savaşRENAMO ve FRELIMO mücadelesiRENAMO’ya yönelik istihbarat desteği ve ekonomik destek sağlanmıştır.FRELIMO iktidarı ele geçirmiştir.
1978–1992Afganistanİç savaşMücahitler ve Sovyetler BirliğiABD’nin siyasi, askeri, ekonomik ve istihbarat desteğiABD destekli gruplar iktidara gelmiştir.
1979İranRejim değişikliğiİran İslam Devrimi ABD’nin siyasi ve ekonomik desteğiŞah rejimi yıkılmış, ABD karşıtı yeni rejim kurulmuştur.
1979–1990Nikaraguaİç savaşContra savaşlarıABD’nin siyasi, askeri ve istihbarat desteğiSandinista iktidara gelmiş fakat 10 yıl sonra hükümet devrilerek ABD’ye yakın bir hükümet iktidarı devralmıştır.
1979–2003Sudanİç savaşKuzey-Güney çatışması, Güney Sudan’ın bağımsızlığını ilan etmesi.ABD Sudan yönetimine yönelik ekonomik yaptırımlar uyglamaya koymuştur.ABD desteğiyle Güney Sudan bağımsızlığını kazanmıştır.
1980LiberyaAskeri darbeSamuel Doe darbesiDoe muhaliflerine yönelik ekonomik ve siyasi destekDOE’nin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte ABD’nin ülkedeki etkisi zayıflamıştır. 
1980–1987Çadİç savaşHissène Habré vs. Libya destekli GoukouniABD’nin siyasi, askeri ve istihbarat desteğiKaddafi rejimine karşı Habrè desteklenmiş, Libya’nın Çad’ı işgali sona ermiştir. 
Habrè sistematik insan hakları ihalali sebebiyle müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.
1980TürkiyeRejim değişikliği12 Eylül askeri darbesiABD’nin siyasi ve istihbarat desteğiNeoliberal ekonomik sistem benimsenmiştir.
1981–1986Ugandaİç savaşMuseveni ve NRM iç savaşıGörece tarafsızNeoliberal ekonomik sistem benimsenmiştir.
1981–1992El Salvadorİç savaşFMLN ve sağcı rejim mücadelesiABD’nin siyasi, askeri ve istihbarat desteğiNeoliberal ekonomik sistem benimsenmiştir.
1982–1983Lübnanİç savaşİsrail’in Lübnan müdahalesi sonrası ABD barış gücünün bölgeye sevkiMüdahalede bulunmuştur.İsrail’in güvenliği, görece sağlanmıştır.
1983–2009Sri Lankaİç savaşTamil Kaplanları ve hükümet mücadelesiAnlamlı bir müdahalesi bulunmamaktadır.Doğrudan anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır.
1986HaitiAskeri darbeDuvalier’in devrilmesiABD’nin siyasi, askeri ve istihbarat desteğiABD destekli hükümet neoliberal reform politikalarını uygulamay koymuştur.
1986FilipinlerAskeri darbeMarcos ve Aquino mücadelesiABD’nin siyasi, askeri ve istihbarat desteğiAquiono liderliğindeki hükümet ABD ile yakın ilişkiler geliştirmiş, neoliberal politikalar uygulanmıştır.
1987FijiAskeri darbeHint kökenli Fijililer ve etnik Fijililer arasındaki çatışmalar nedeniyle ard arda iki askeri darbe gerçekleştirilmiştir.Anlamlı bir müdahalesi bulunmamaktadır.Monarşi terkedilmiş, Fiji Cumhuriyeti kurulmuştur.
1989PanamaRejim değişikliğiNoriega’nın ABD tarafından iktidardan indirilmesi (Operation Just Cause)Doğrudan askeri müdahalede bulunmuşturABD işgali neticesinde ABD yanlısı bir hükümet kurulmuştur.
1989–1990Doğu AvrupaRejim değişiklikleriSosyalist rejimlerin çöküşüABD’nin siyasi,ekonomik, askeri ve istihbarat desteğiLiberal demokrasi ve neoliberal ekonomik sistem benimsenmiştir.
1989RomanyaRejim değişikliğiÇavuşesku’nun devrilmesiABD’nin siyasi,ekonomik, askeri ve istihbarat desteğiLiberal demokrasi ve neoliberal ekonomik sistem benimsenmiştir.
1990–1991Irak–KuveytSavaşKörfez Savaşı, Kuveyt’in işgaliDoğrudan askeri müdahalede bulunmuşturKuveyt ve diğer Körfez ülkeleri ABD yanlısı politikalar izlemeye devam etmiştir.
1990–1995Ruanda, Burundiİç çatışmalarTutsi ve Hutular arasındaki etnik gerilim ve soykırımMüdahalede bulunmamıştır.Huti ve Tutsiler arasındaki gerilim artmıştır.
1991SomaliRejim değişikliğiSiad Barre’nin devrilmesiABD’nin siyasi,ekonomik, askeri ve istihbarat desteğiABD, Barre sonrası dönemde barışı desteklemek amacıyla insani yardım ve kısa süreli askerî müdahale başlatmıştır.
1992–1995Somaliİç savaş ve müdahaleBM & ABD insani müdahalesi ABD’nin siyasi,ekonomik, askeri ve istihbarat desteğiBarış inşası sürecinde rol almış, askeri üs kurmuştur. Limanların yönetiminin ABD’ye devredilmesi teklif edilmiştir.
1992–1995Bosnaİç savaşYugoslavya’nın dağılması, etnik çatışmaGeç müdahalede bulunmuştur.Neoliberal ekonomik sistem benimsenmiştir.
1994RuandaSoykırım & iç savaşHutu ve Tutsiler arasında iç savaş Geç müdahalede bulunmuştur.Barış inşası sürecinde, neoliberal politikalar kabul edilmiştir.
1996–1997Zaire (Kongo)Rejim değişikliğiMobutu’nun Kabila tarafından iktidardan indirilmesiMobutu’ya karşı Kabila desteklenmiştir.Kongo’nun yer altı kaynakları üzerinde ABD kontrolü devam etmektedir.
1998–1999Kosovaİç savaş & etnik temizlikKosova Kurtuluş Ordusu ve Sırbistan Cumhuriyeti savaşıDoğrudan müdahalede bulunulmuştur.Neoliberal ekonomik sistem benimsenmiştir.
2001AfganistanRejim değişikliğiTaliban rejimi devrildi (9/11 sonrası)Doğrudan müdahalede bulunulmuştur.ABD, 2021 yılına kadar aktif olarak ülkede asker bulundurmuştur.
2003IrakRejim değişikliğiSaddam Hüseyin devrildi (Irak işgali)Doğrudan müdahalede bulunulmuştur.ABD liderliğinde yeni hükümet kurulmuştur, 

Kaynak: Tablo yazar tarafından oluşturulmuştur.

SONUÇ

Çalışmanın başından itibaren demokratik/liberal barış teorisine yönelik açığa çıkarmayı amaçladığımız şey, teorinin ve temsil ettiği değerlerin kökenlerinin moderniteye dayandığı, Batının yıpranmış fakat hala ayakta duran iktidarını hem sert hem de yumuşak güç unsurlarıyla yeniden yarattığıdır. Bu iktidar ilişkisinin en ince damarlarına kadar sızmış hiyerarşiyi ve sömürgeci pratikleri her temasta yeniden üreten şey demokratik/liberal barış teorisinin bizatihi kendisidir. Teorinin temelini oluşturan değerleri ve romantik öngörüleri aslında söyleneni göstererek söylenmeyeni, Žižek’in deyimiyle söylemdeki yarığı, işaret etmektedir. Bir başka deyişle, teorinin, liberal demokrasi, ekonomik kalkınma, serbest piyasa, insan hakları, bireysel haklar, küresel yönetişim, hukukun üstünlüğü gibi ortaya koymuş olduğu bir dizi kavram, aslında söylemsel yarığın ışımasını engellemek adına geliştirilmiş hedef saptırma çabaların başka bir şey ifade etmemektedir.

Bu deneme teorinin meşruiyetini dayandırmış olduğu tüm kavramların açıkça birer yüzen gösteren (floating signifier)olduğunu savunmaktadır. Bu kavramlar, uluslararası örgütler, mahkemeler, üniversiteler, fabrikalar, plazalar ve sosyal ilişkilerin kurulmasına izin veren her dispozitifte rasyonalize edilir. Uluslararası örgütlerin, kendisini meydana getiren her bir üyenin iradesini eşit düzeyde temsil etmesi beklenirken, Batı iktidarının yeniden yaratılmasına hizmet etmekten öteye geçmemektedir. Demokratik/liberal düzenindeki olası bir hegemonya çatlağı, iyi, erdemli, ahlaklı ve rasyonel olan Batının, kötü, ahlaksız ve irrasyonel olan ötekiye demokrasi ihracı için meşru zemin hazırlamaktadır. Bu uğurda bir takım istatistiki kayıplar olsa da bu etkileşimin neticesinde öteki, rasyonel ve erdemli bir forma bürünecek ve Batının arzuladığı istikrarlı, daimi bir barışı mümkün olacaktır. Kurtarıcı Batı ve muhtaç Doğu arasındaki bu asimetrik ilişki, taraflar arasındaki hiyerarşiyi yeniden yaratırken barışı da irrasyonel olanın üstesinden gelmek olarak yeniden tanımlayarak, şiddet bağlamından koparmaktadır. Demokratik/liberal barış teorisinin inşa ettiği egemenlik ilişkisi, Batılı değerleri benimsemiş olanlar için biyopolitik olarak kendisini gösterirken, “medenileştirilmesi gereken, irrasyonel öteki” için thanatopolitik pratiklerinde kendisini göstermektedir. Batı, kendi siyasi, kültürel ve ekonomik değerlerini benimsemeyen, kendi hegemonyasını kabul etmeyen, bugün Gazze’de, Sudan’da, Kamerun’da, Afganistan’da ve Myanmar’da çok açık bir biçimde gördüğümüz gibi, ötekiler için yaşatmak yerine ölüme terk etme yüzünü thanatopolitik bağlamında göstermektedir. Batı değer setinin dışında kalan her nüfus birer çıplak yaşam örneğidir ve demokratikleşip medenileşmedikleri sürece ölüme terkedilmeye mahkumdur. Bu ilişki dinamiği içerisinde, kurtarıcı rolüne bürünen batı, daha özel olarak ABD, liberal demokrasi ihraççısı olarak 1970 yılından 2003 yılına kadar milyonlarca insanın yaşamını kaybettiği on milyonlarca insanın ise yerinden edildiği 37 iç savaş, savaş ve rejim değişikliğinin 35’inde aktif olarak çatışmalara dahil olmuş ve başarılı olduğu cephelerin tamamında, kendi elitlerinin çıkarları lehine, hedef ülkelerin ekonomik, sosyal ve siyasi yapısını tasarlayarak, Doğu-Batı hiyerarşisini yeniden  yaratmıştır. Üstelik, her bir müdahalede, asimetrik ilişkiler çok daha uzun soluklu olacak biçimde şekillendirilmiştir. Sonuç olarak, demokratik/liberal barış teorisi, aslında Batının kendi siyasi ve ekonomik elitinin ötekiye karşı konumun teyit eden ve iktidar ilişkilerini daha da rijit hale getirilmesini sağlayan bir ideolojik aygıttır.

Kaynakça

Barkawi, T., ve Laffey, M. (1999). The imperial peace: Democracy, force and globalization. European Journal of International Relations, 5(4), 403–434. https://doi.org/10.1177/1354066199005004001

Cohen, R. (1994). Pacific unions: A reappraisal of the theory that ‘democracies do not go to war with each other’. Review of International Studies, 20(3), 207–223. https://doi.org/10.1017/S0260210500117343

De La Reza, G. A.,  (2015). The 1623 Plan for Global Governance: the obscurehistory of its reception. Revista Brasileira de Política Internacional, 58(2), 146-160.

Doyle, M. W. (1983). Kant, Liberal Legacies, and Foreign Affairs, Part 2. Philosophy & Public Affairs12(4), 323–353. http://www.jstor.org/stable/2265377

Duffield, M. 2005. ‘Getting savages to fight barbarians: development, security and the colonial present’, Conflict, Security & Development, 5:2: 141–159.

Escobar, A. (2000). Beyond the Search for a Paradigm? Post-Development and beyond. Development43(4), 11–14. https://doi.org/10.1057/palgrave.development.1110188

EU 2004 enlargement: a miracle of freedom. (n.d.-b). https://www.eppgroup.eu/newsroom/eu-2004-enlargement-a-miracle-of-freedom? (Erişim: 4 Haziran 2025).

European Movement. (2024, January 9). Rule of law – European movement. European Movement – Join the Movement! https://europeanmovement.eu/policy/rule-of-law/ (Erişim: 4 Haziran 2025).

Foucault, M. (2023). Biyopolitikanın doğuşu: Collège de France dersleri (1978–1979) (Çev. M. Ali Ağaoğulları). İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Gheller, F. (2010). Le contexte sociopolitique du Projet de paix perpétuelle d’Emmanuel Kant. Études internationales41(3), 341–359. https://doi.org/10.7202/044905ar

Han, B.-C. (2015). Yorgunluk toplumu (Çev. K. Dinçer). İstanbul: İletişim Yayınları.

Kahraman, F. Ş. T. (2019). Hugo Grotius anlayışının uluslararası uyuşmazlıkların çözüm yollarına etkileri. Marmara ÜNiversitesi Hukuk FaküLtesi Hukuk AraşTırmaları Dergisi25(2), 925–947. https://doi.org/10.33433/maruhad.665469

Kelly, M. (2010). International Biopolitics: Foucault, globalisation and imperialism. Theoria57(123), 1–26. https://doi.org/10.3167/th.2010.5712301

Levy, J. S. (1989). Domestic politics in war. R. I. Rotberg ve T. K. Rabb (Ed.), The origin and prevention of major wars. New York: Cambridge University Press.

Martin. (2023, October 20). Peace, justice and strong institutions – United Nations Sustainable Development. United Nations Sustainable Development. https://www.un.org/sustainabledevelopment/peace-justice/ (Erişim: 4 Haziran 2025).

Montiel, C. J., & Noor, N. M. (2009). Peace Psychology in Asia. Springer.

Nodell, B. (2013, October 15). Study: Nearly 500,000 perished in Iraq war. UW News. https://www.washington.edu/news/2013/10/15/study-nearly-500000-perished-in-iraq-war/

Owen, J. M. IV. (1997). Liberal peace, liberal war: American politics and international security. Cornell University Press.

Pugh, J. (2005). Democratic Peace Theory: A Review and Evaluation. CEMPROC Working Paper Series.

Rahman, H. (2021). From Farabi to Ibn Khaldun: The perception of State in the early Muslim Intellectual’s writings. Liberal Düşünce Dergisi26(103), 237–258. https://doi.org/10.36484/liberal.743630

Rummel, R. J. (1995). Democracy, Power, Genocide, and Mass Murder. The Journal of Conflict Resolution39(1), 3–26. http://www.jstor.org/stable/174320

Singer, D., ve Small, M. (1982). Resort to arms: International and civil wars, 1816–1980. Beverly Hills: Sage.

V-Dem Institute. (2025). Democracy report 2025: 25 years of autocratization – Democracy trumped?. University of Gothenburg (Erişim: 1 Haziran 2025)

World Economic Outlook Database, April 2024. (2024, April 16). IMF. https://www.imf.org/en/Publications/WEO/weo-database/2024/April (Erişim: 1 Haziran 2025)

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir