İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Realizmden Konstrüktivizme: Uluslararası İlişkiler Teorilerinde Ontolojik Varsayımlar ve Epistemolojik Yaklaşımlar

Özet

Uluslararası ilişkiler disiplinini, kuramlarını ve kavramlarını düşünebilmek, kavramların ve teorilerin birbirleriyle kurdukları girift ilişkileri açığa çıkarabilmek adına yapılması gereken en önemli şey; kültlerle, mitlerle ve apriori varsayımlarla üstünü örttüğümüz, disiplini tüm çıplaklığıyla karşımıza alabilmektir. Uluslararası ilişkiler, yalnızca bir dünya haritası üzerinde kalın siyah çizgilerle birbirinden ayrılmış ve her biri farklı renge boyanmış toprak parçalarında yaşayan insanların birbirleriyle giriştiği, realist imgelerle bezeli bir güç mücadelesi midir, yoksa bunun çok daha ötesinde, Vestfalya mitinden arınmış, egemenlik-bağımlılık, güç-zayıflık, hiyerarşi-anarşi ön kabullerinin ötesinde; bireyi, grubu, toplumu, devleti ve bu aktörlerin birbirleriyle ilişkisini tüm boyutlarıyla ele alarak uluslararası sistemi anlamamızı mümkün kılacak çok boyutlu bir disiplin midir ? Bu çalışma, uluslararası ilişkilerdeki pozitivist teorilerin dayattığı determinist düzen anlayışına karşı çıkarak, geleneksel teorilerin tahayyül ettiği uluslararası sistemin, konstrüktivizm ve İngiliz Okulu kuramcıları tarafından hangi yönleriyle nasıl ve niçin eleştirildiğini, devlet merkezli olarak başlayan analiz düzeyinin nasıl sistem merkezli bir analize düzeyine eriştiğini sorgulamaktadır. Bu çerçevede, ilk olarak geleneksel uluslararası ilişkilerin kaynağını oluşturan tarih anlayışı tartışılacak ardından, bu tarih anlayışı çerçevesinde klasik realizm ve liberalizmin temel savları ve epistemolojisine değinilecektir. İkinci olarak, literatüre neo-neo tartışması olarak giren, yapısal realizm ve neorealizmin karşılaştırılması yapılarak, seleflerinden farklılıklarına değinilecek, bu farklılıkların analiz düzeylerine ve temel varsayımlarına yansımaları ele alınacaktır. Üçüncü olarak, devlet düzeyli analizden, sistem düzeyli analize geçişi sağlayan ve geleneksel uluslararası ilişkiler teorileri arasında köprü kuran İngiliz Okulu ve İngiliz Okulu’nun, disiplindeki teorilerle epistemolojik farklılıkları ve bu farklılıkların analiz düzeyi üzerindeki etkisi incelenecektir. Son olaraksa, pozitivizm-post pozitivizm tartışmasıyla, disiplin içerisinde görünür hale gelen konstrüktivist yaklaşımın tarih metodolojisi, realist teori, liberal teori ve İngiliz Okulu ile olan etkileşimi incelenerek, disiplinini analiz düzeyindeki dönüşüm, aktörlerin algılanması arasındaki farklılık ve bu farklılığın sebepleri tartışılacaktır.

  1. Giriş

Uluslararası İlişkilerin müstakil bir disiplin olarak ortaya çıkışı, 1919 yılında Aberystwyth Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler kürsüsünün kuruluşuna dayandırılmaktadır (Ağcan, 2023). Schmidt (1998), disiplinin egemen-devlet merkezli bir sistem kabulüne dayandığını, siyaset biliminin bu egemen devletin iç sistemini konu alırken, uluslararası ilişkilerin hiyerarşiden uzak olan dış sistemi konu aldığını belirtmektedir. Bilhassa Edward Carr’ın 1939 yılında yayınlamış olduğu “Yirmi Yıl Krizi” adlı eseriyle birlikte uluslararası ilişkiler disiplini, egemen devletlerin birbirleriyle iletişim kurduğu, hiyerarşiden uzak bir alanı ve bu alandaki etkileşimlerin tamamını incelemeyi konu edinmiştir. Bu anarşik sistem içerisinde hayatta kalmak adına gücü merkeze alan yaklaşımlarla, normatif bir işbirliği alanı yaratmayı amaçlayan yaklaşımlar arasındaki entelektüel tartışmalar, bugünün uluslararası ilişkiler disiplinin temelini atmıştır. Peki devlet egemenliği kavramıyla kristalize olan Vestfalya miti, niçin hiç sorgulanmadan disiplinin üzerine inşa edildiği bir temel haline gelmiştir? 

Bunun cevabı, uluslararası ilişkilerin tarihsel dönüşümü ve disiplini şekillendiren pozitivist teorilerin tarih anlayışında saklıdır. Tarihi, teolojik, metafizik ve pozitif aşama olarak ele alan ve tıpkı doğa bilimleri gibi tarihin de nesnel bir olgu olduğunu ifade August Comte (1848)’un tarihsel yaklaşımı, Alman idealizminin kilometre taşlarından olan Kant’ın ve Fichte’nin tarih tasarımıyla paralellik göstermektedir. Kant (1784) tarihi, rastgele ve kaotik bir süreç değil, aksine insanın daha iyiye ve daha ahlaklıya doğru sürekli bir ilerlemesi olarak tanımlamaktadır. Kant’ın tarih tezi, Comte’un dile getirmiş olduğu metafizik aşamayı işaret etmektedir zira Kant, tarihe lineer bir akış sağlayan şeyin doğanın kendisi olduğunu, bir anlamda tarihin ve tarihsel sürecin bilinçdışı olarak yapılandırılmış olduğunu dile getirmektedir. Fichte ise, tarihte her bir çağın kendisine ait bir ideası olduğu, çağın, bu idea tarafından üretilerek, kendisinden sonraki çağı şekillendirdiğini belirtmektedir. Yazar, tarihsel süreçte öncenin ve sonranın belirli düzeyde birbiriyle etkileşimde olduğu ve selefin, halefi şekillendirdiği kronolojik bir tarih anlayışını savunmaktadır. Başka bir deyişle Fichte, bugün ile geçmiş arasında kurulan bağın, geçmişin ideasını kavrayarak bugünü anlamaya yardımcı olduğunu zira bugünün zaten geçmişteki ideanın katkısıyla yaratıldığını öne sürmektedir (Collingwood, 1996). Hegel (1837) “Tarih Felsefesi” adlı eserinde, Kant ve Fichte’nin kronolojik yaklaşımına ek olarak tarihin salt birbirini izleyen takvim günleri değil aksine birbiriyle ilişkiye giren ve dönüşen yapıların da dahil olduğu bir toplam olarak ele alır. Doğu Dünyası, Yunan Dünyası, Roma Dünyası ve Cermen Dünyası olmak üzere birbiri ardına dizilen dört yapı olarak incelediği dünya tarihinde Hegel, aklın ve zamanın birbiriyle aynı gelişim ve ilerleme sürecine sahip olduğunu, aklın bilgiye ve özgürlüğe doğru gittikçe, zamanın ve insanın da kesintisiz bir çizgisellikle daha iyiye ulaştığını ifade etmektedir (Hegel, 1837). Karl Marks ise tarihsel materyalizm kavramıyla birlikte tarihe ilişkin tüm bu soyut çıkarımlara yeni bir soluk getirmiştir. Kendi ifadesiyle, baş aşağı duran Hegel diyalektiğini yeniden baş aşağı çeviren Marks, Hegel’in akılsallık ve gerçeklik ilişkisine karşı çıkarak, gerçekliği ideaların dışsal yansımalarını değil aksine idealarca beslenen maddi eylemler olduğunu ifade eder. Diğer bir deyişle gerçeklik soyut akıl tarafından değil aksine insanın ürettiği alt ve üst yapı tarafından oluşturulan maddi dünyanın kendisidir (Marx, 1867). Buradan hareketle tarih de maddi bir gerçekliğe dayanmaktadır bu gerçeklik ise, sosyal ve ekonomik gelişimlerin bu gelişim süreçlerindeki sınıf çatışmalarının yaşandığı alanı temsil etmektedir. İnsanlık tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir (Marks ve Engels, 1845). Marks ve Engels (1845), Alman İdeolojisi adlı eserlerinde, insanı diğer canlılardan ayıran şeyin düşünmek değil üretmek olduğunu dile getirmektedir. Bu bağlamda tarihi, doğa tarihi ve insanlık tarihi olarak inceleyen yazarlar, insanlık tarihi ve doğa tarihinin karşılıklı olarak birbirleriyle diyalektik bir etkileşime girdiğini bu etkileşiminse sınıf çatışmalarıyla ivmelendiğini belirtir. Aslında, insani problemlerin temeli, düşünce değil üretim yapısı ve üretim ilişkileridir. Fichte’nin yapılar arasındaki ilişkisine paralel biçimde Marks, Fransız Devrimi ve 1848 Devrimleriye ilişkilendirerek, tarihin insanlar tarafından, verili olarak gelen ve geçmişten kalan koşullar içerisinde şekillendirildiğini ifade eder (Marks, 1857). İnsanların içinde bulundukları sınıflar, koşulları önceden belirlenmiş somut bir olgudur ve insanlar bu yapıların içerisinde hareket ederek tarihe yön verirler. Verili koşullar, sınıflar arası çatışma ve mücadele ile tecessüm eden tarihsel materyalizm anlayışı, kendisinden önceki yaklaşımlardan ayrılmakla birlikte, tarihin lineerliği ve her zaman daha iyiye gittiği yönündeki optimistik yanılgıdan kopamamıştır. Marksın tarih anlayışından hareketle kendi yaklaşımını şekillendiren, uluslararası ilişkiler tarih çalışmalarında oldukça müstesna bir yere sahip olan Hobsbawn, “Aşağıdan Tarih (history from below)” adını verdiği tarih yaklaşımıyla birlikte, tarihin salt egemen sınıfların bakış açısından değil, sırandan insanların ve ezilenlerin perspektifinden de incelenmesi gerektiğini öne sürmüştür. Bu yaklaşımın, geleneksel uluslararası teorilerinin, devlet merkezli uluslararası sistem okumasına uyarlanarak sistemin tüm boyutlarıyla anlaşılması konusunda etkili olabileceği düşünülmektedir. Geleneksel teorilere kaynaklık eden veya geleneksel teorilerce referans gösterilen tarihsel yaklaşıma ilişkin son olarak Karatani’den bahsedilebilir. Karatani “Tarih ve Tekerrür” adlı eserinde tarihin, bir bilim olarak ele alınması gerektiğini belirtmektedir. Karatani (2011), tarihte tekerrürün tekil olarak olayların tekrar etmesi değil, yapının tekrar etmesi olarak tanımlanması gerektiğini, tekrarın bir içerik değil, bir yapı olduğunu dolayısıyla incelenebilir ve gözlemlenebilir olduğunu ifade etmektedir.

Tüm tarihsel olayları, savaşları, devrimleri ve barışları holistik ve lineer olarak inceleyen pozitivist tarih anlayışı ve bu anlayışı, teorilerinin ana kaynağı haline getirmiş olan klasik uluslararası ilişkiler teorileri için, savaş, güç, güvenlik ve egemenlik kavramları dışında bir alan tahayyül etmek, bu alanı oluşturan bir sistem yaratmak pek mümkün gözükmemektedir. Oldukça uzun bir süre boyunca disiplini tek başına domine eden, disiplindeki ağırlığını hala koruyan, geleneksel yaklaşımların nasıl dönüştüğünü ve nasıl eleştiriler getirildiğini anlamak adına, ilk önce uluslararası ilişkilerde teori ve analiz düzeyi derken neyi kastettiğimiz tartışmamız gerekmektedir. 

Viotti ve Kauppi (2016), teoriyi, dünyayı daha anlaşılabilir kılmanın bir yolu olarak betimlemektedir. Teoriler sayesinde, olaylar, nesneler ve kavramlar açıklanabilir, teorinin asıl değeri de fenomeni açıklayabilmesinde saklıdır. Uluslararası ilişkilerin geleneksel teorileri, pozitivist epistemolojinin bir izdüşümü olarak, teorilerinde kurucu fenomenler barındırırlar. Pozitivist uluslararası ilişkiler teorileri de tarihsel olgular ve bugünün gerçekleri arasındaki ilişki ve örüntülerin açığa çıkarılmasını amaçlamaktadır. Realist ve liberal teoriler, determinist ilişkileri saptamayı ve kanun benzeri örüntüler çıkararak uluslararası ilişkinlerin doğasını açıklamayı amaçlar. Kavramlar arasında var olduğu düşünülen rasyonel, nesnel ve çizgisel ilişkiler, kanunları oluşturmaktadır. Waltz (1979), teorilerin bu kanunları açıkladığını, uluslararası ilişkiler disiplininde ise sistemin temel aktörleri olan devletlerin davranışlarını açıklamak adına güç temelli bir yapının geliştirildiğini ifade etmektedir. Bu anlamda, teori, mevcut fenomeni açıklayabilmek ve bu fenomene dair gelecekteki sonuçları öngörebilmek noktasında gerekli ve hatta kaçınılmazdır. Teori yapımına ilişkin en önemli sorunsalsa hiç şüphesiz, teorinin hangi düzlemde ve hangi kanunları açıklamak için tasarlandığıdır. Örneğin Waltz’un savaşın nedenlerini ortaya koymak adına yaptığı çalışma, bağımlı değişken olarak savaşların niçin çıktığını ele almaktadır, bu çalışmada bağımsız değişken olarak belirlenecek eleman ise aslında analiz düzeyidir. Savaşın bireysel hırslardan kaynaklı mı, devletlerin ve toplumların benimsemiş olduğu siyasi sistem sebebiyle mi yoksa doğrudan uluslararası ilişkilerin yapısından mı kaynaklandığı sorulabilir. Bu noktada karşımıza dört temel analiz düzeyi çıkmaktadır; (i) bireysel düzey, (ii) grup düzeyi, (iii) devlet ve toplumsal düzey, (iv) uluslararası düzey. Geleneksel teoriler, analiz düzeyi ve epistemolojik yaklaşım açısından benzer bir çizgide yer almaktadır. 

2. Uluslararası İlişkiler Disiplinindeki Hakim Teorilerin Sürtüşmeleri, Temasları ve Dönüşümleri

Liberalizm ve realizm temelde aynı tarihsel ve epistemolojik kaynaklardan beslenmektedir. İki geleneği birbirinden ayıran temel unsurlar, insan doğasına ilişkin yorumlamalarıdır. Bu iki farklı yaklaşım, iki geleneğin uluslararası sistemi, savaşı, gücü ve barışı da farklı yorumlamalarına neden olmaktadır. Devletlerin uluslararası sistemdeki ağırlığı, uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde ele alınan tarihsel olayları yorumlamaları ve lineer bakış açıları birbirleriyle paralellik göstermektedir. Realistlerden başlayarak, daha detaylı bir inceleme yapacak olursak, Machievelli ve Measheimer’ı aynı geleneğin parçası haline getiren şeyin uluslararası ilişkilerin doğasına dair verdikleri benzer cevaplar olduğunu söylemek mümkündür. İlk olarak realistlere göre, uluslararası ilişkilerin doğası, insan doğasının bir yansımasıdır; insan doğası ise kötüdür. Hobbes’ta kavramsallaşan kötü insan doğası, 1691 yılında yayımlandığı Leviathan adlı eserinde bahsedilmiştir. Hobbes (1691)’a göre insanın doğal durumu savaş halidir ve insanlar güvenliklerini devam ettirebilmek adına savaşırlar. Bu anarşi durumundan kaçışın tek yolu, kendisinden daha güçlü bir varlığa güvenliği karşılığında haklarını devretmektedir. Devletin görevi, içeride olan bu anarşiyi önlemektir. Machiavelli de 1532 yılında yazmış olduğu “Prens” adlı eserinde, insanın doğasını bencil ve çıkarcı olarak tanımlamaktadır. Ona göre güç ve güvenlik için her yol mubahtır, devlet ise bu mücadeleyi yönetmek ve dirliği sağlamakla görevlidir. İkinci olarak, politika güç merkezli bir unsurdur. Morgenthau (1946), insan doğasının kötü, çıkarcı ve bencil olduğunu, siyasetin güç için bir mücadele alanı olduğunu ifade etmektedir. Ona göre güç arzusu, politik alanı ekonomiden ve dinden ayrıştırarak uluslararası ilişkilerde birincil konumda yer almaktadır (Morgenthau, 1946). Mearsheimer (2002) da Morgenthau’yla benzer bir perspektiften hareketle, uluslararası ilişkilerdeki güç mücadelesinin insan doğasındaki kötülükten ve bencillikten kaynaklandığını ileri sürmektedir. Tıpkı insanlar gibi devletler de egemenliklerini korumak için güç kullanmak zorundadır. Üçüncü olarak devletler, uluslararası sistemin ana aktörleridir. Bu çerçevede Krasner (1988), egemen devletlerin, çıkarlarının peşinden koştuğunu ve bu uğurda şiddete başvurmaktan kaçınmadıklarını zira devletleri sınırlayabilecek bir üst otoritenin mevcut olmadığını belirtmektedir. Morgenthau (1946), devletlerin salt ulusal çıkarları peşinde koşan ve bağımsız hareket eden aktörler olarak tanımlamaktadır. Dördüncü olarak, devletlerin ana aktör olmaları ve sınırlayıcı bir otoriterinin bulunmaması sebebiyle uluslararası sistem anarşiktir. İlk defa Dickinson (Viotti ve Kauppi, 2016) tarafından dile getirilen bu hususa göre devletleri kontrol edebilecek ve yönlendirebilecek bir yapının olmadığını vurgulamak için kullanılmıştır. Beşinci olarak Morgenthau, devletlerin asıl amacının kendi güvenliklerini sağlamak, ekonomik refahlarını artırmak ve küresel pozisyonlarını güçlendirmek olduğunu ifade etmektedir. Son olaraksa, liberal teorinin ahlak ve norm odaklı yaklaşımına atıfta bulunarak Morgenthau (2001), uluslararası ilişkilerin ve devletlerarasındaki anarşik düzenin, çoğu zaman ahlaki değerlerin göz ardı edilmesine neden olduğunu zira uluslararası siyasette pragmatizmin her zaman için normlardan ve ahlaki ilkelerden önde geldiğini vurgulamaktadır. Görüldüğü üzere realist teori, insan doğasına odaklanan bireysel analiz düzeyinden hareketle devletler sistemini de benzer bir kavramsal çerçeve içerisinde değerlendirerek, devlet odaklı bir analiz düzeyi oluşturmuş, bu analiz düzeyinde ise çıkar, güvenlik ve güç kavramları merkezinde belirli kanunlar öne sürmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından giderek daha da popüler hale gelen liberalizmin optimistik yanılgısına karşı, bir yanıt olarak ortaya konan realist teori, Hegel’in öne sürdüğü tarihsel yaklaşımın, bir önceki idea yapısının bir sonraki idea yapısını, dolayısıyla tarihsel sürecini şekillendirdiği önermesiyle de paralellik göstermektedir. Liberalizmin Kant’tan ödünç aldığı sürekli barış kavramı ve sürekli daha iyiye evrilme fikri, realizmle birlikte büyük bir yıkıma uğramıştır. Carr (1939), ilerlemeyi daha mükemmele doğru giden lineer bir çizgi değil, geçmiş travmaları ve hataları bugünün sorunlarına karşı kullanabilme kapasitesi olarak tanımlamaktadır. Realizmi, liberalizmin ayıran en önemli nokta da burasıdır. Zira liberallerin insan doğasının iyiliğine ve işbirliği eğilimine yönelik iyimser tutumu, kapsamlı bir uluslararası ilişkiler analizine izin vermemektedir. Klasik liberalizm, Carr bu liberal teoriyi ütopyacılık olarak nitelendirmektedir, realizm gibi tutarlı bir teori inşa edememiştir. Bu bağlamda klasik realizmi bir uluslararası teoriden ziyade bir yaklaşım olarak nitelendirmek mümkündür. 

Savaş öncesi ve savaş sonrası dönemde geçerliliğini sürdürmüş olan, devlet düzeyli pozitivist teoriler, 1970’li yıllarda, uluslararası sistemde meydana gelen ve hâkim teorilerce açıklanamayan bir dizi siyasi ve ekonomik gelişmenin etkisiyle dönüşüm sürecine girmiştir. Klasik realistler açısından bu dönemde göze ilk çarpan gelişme; ekonomik alan ve siyasi alan, iç politika ve dış politika arasındaki keskin çizginin giderek silikleşerek bu alanların birbirine karışması olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından giderek daha da giriftleşen uluslararası ticaret ve finansal sistem, realist teorinin politika ve devlet merkezli görüşünü aşındırmıştır. Vietnam Savaşı’nda alınan yenilgi, salt askeri gücün yetersizliğini gözler önüne sermiştir. 1970’li yıllarda realizm, 1930’lu yıllarda liberalizmin karşı karşıya kaldığı düşünsel boşluğun bir benzeriyle karşı karşıya kalmıştır. Üstelik, bu dönem hız kazanan ve akademik yazında ağırlığını artırmaya başlayan post pozitivist yaklaşımlar, realizmin temellerini çatırdatmaya başlamıştır. Böyle bir ortamda, Waltz, realist kuramın hasar almış sütunlarını onararak, daha modern ve çağdaş ikilemlere cevap verebilecek bir teori inşasına girişmiş ve bugün yapısal realizm adıyla andığımız kuramı bina etmiştir. Waltz ilk olarak, klasik realizmin insan doğasından kaynaklanan devlet düzeyli analizini, uluslararası sistemin yapısı olarak revize ederek hem analiz düzeyini hem de anarşi kaynağını dönüştürerek teoriye daha çağdaş bir yorum katmıştır. Waltz (1986)’a göre uluslararası sistem, siyasi yapı ve bu siyasi yapıyla etkileşimde bulunan bileşenlerin oluşturduğu bir bütünü temsil etmektedir. Waltz’un bu yaklaşımı devlete birincil aktör rolünü atarken devlet dışında da siyasi alanın ve bileşenlerin var olabileceğini dolayısıyla uluslararası ilişkilerin Vestfalya mitinin yarattığı salt egemen devletler ve onların iletişimi olmaktan çıkartarak realist yaklaşıma yeni bir soluk getirmiştir. Temelde uluslararası sistemin anarşik doğaya sahip olduğu görüşünü koruyan yapısal realizm, devletlerin bu anarşik ortamda hayatta kalmaları için mücadele vermeleri gerektiğini önermektedir. Devletler, bu uluslararası sistemde aynı mücadeleyi verecekler fakat aynı kapasiteye ve hareket marjına sahip olmamaları, devletleri birbirlerinden pozitif veya negatif olarak ayrıştıracak, negatif ayrışan devletler kendi güvenliklerini teminat altına alabilmek adına pozitif ayrışan devletlere eklemlenmek zorunda kalacaklardır. Waltz’un yapısal realizm kuramında önermiş olduğu bir diğer önemli nokta da, devletlerin güvenliklerini sağlamak adına iç kapasitelerini artırmanın yanı sıra ittifaklar kurarak da bunu başarabileceğini hipotezidir. Bu yaklaşım, liberal teoriyle yapısal realizmi birbirine yaklaştırmaktadır (Ünay, 1998). 

Yapısal realizmin açık bıraktığı bu kapıya rağmen tasarlamış olduğu sistem ve etkileşim modeli hala oldukça karanlık ve pesimisttir. Ekonomik ilişkilerin derinleşmesine paralel olarak gelişen liberal barış ve karşılıklı bağımlılık söylemleriyle karakterize olan, detant dönemiyle giderek daha da çok kabul görmeye başlayan neorealist yaklaşım 1980’li yıllarda, yapısal realizme karşı geliştirilmiştir. Neoliberal teori, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından tasarlanmış olan ütopik yaklaşımdan ayrılarak daha kurumsal ve kuramsal bir çizgiyi işaret etmektedir. Reelpolitiği göz ardı etmeden, sistemin anarşik yapısını ve devletlerin en önemli aktörler olduğunu kabul ediyor oluşu, neoliberalizmin analizini daha tutarlı bir seviyeye çıkarmaktadır. Buna karşın demokrasi, daha açık bir tabirle batılı anlamda algıladığımız liberal demokrasi, ve serbest piyasa mekanizmasına atfettiği önem, neoliberalizmi açıklayıcı bir teoriden ziyade normatif bir teori olduğunu göstermektedir. Yaklaşım artan karşılıklı bağımlılığın ve yaygınlaşan liberal demokratik değerlerin anarşik düzende işbirliğini artırarak güvenlik ikilemini ortadan kaldıracağını öne sürmektedir. Bu hipotez ışığında karşılıklı karmaşık bağımlılık kavramını ortaya atan Keohane ve Nye (1977), salt devletlerin değil, uluslararası örgütlerin ve bazı baskı gruplarının da dahil oldu çok aktörlü bir yapıda, uluslararası sistemin her zaman baskın aktörün arzuları doğrultusunda şekillenmediğini ifade etmektedir. Ne var ki Kranser (1976), yaptığı ampirik çalışmalarda Keohane’nin öne sürdüğü karmaşık karşılıklı bağımlılığın tahmin edildiği kadar belirleyici ve barış yapıcı bir etkiye sahip olmadığını zira karmaşık karşılıklı bağımlılık derecesi ile hegemon gücün ters orantılı olduğunu saptamıştır. Dönüşen uluslararası toplum, değişen teorik kaynaklar ve kuramsal yaklaşımlara hiç şüphesiz tarihsel gerçekliklerle paralel bir patikada ilerlemiştir. Ne var ki çok geçmeden her iki teori de eleştirilmeye başlamış, hantal pozitivist varsayımları sebebiyle güncel gelişmeleri açıklamakta yetersiz kalmıştır. Robert Cox (1987), neorealizmin pozitivist ve determinist tarihsel anlayışa sıkı sıkıya bağlı olmasını, tarihi canlı dinamik bir yapıdan ziyade, statik ve tekrar eden temalar bütünü olarak algılanmasına neden olduğu dolayısıyla, sabit dedüktif bir teori ortaya koyduğunu ifade etmektedir. 

Yaşayan tüm tarihsel dönüşümler, uluslararası sistemin yapısını, uluslararası toplumu ve etkileşimi örüntülerini dönüştürdüğü gibi uluslararası ilişkiler teorilerinin kaynaklarını, metadolojilerini ve analiz düzeylerini de dönüştürmüştür. Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte, kısa süreli bir tek kutuplu sistem deneyiminin ardından, çok kutuplu, değişken ve çok daha dinamik bir uluslararası ilişkiler sistemi doğmuştur. Rosencrance (1992)’ın ifade ettiği gibi, artık uluslararası ilişkiler realist teoriler veya liberal teorilerle anlaşılamaz, zira bugünün dünyasında ne güç kavramı ne de büyük güç sayısı uluslararası sistemi ve toplumu istikrara kavuşturmak için yeterlidir. Rosencrance(1992), bugün uluslararası politikanın bir uçta Waltz’un öne sürdüğü ve tüm birimlerin homojen olduğu yapısal formülasyonundan diğer uçta her bir aktörün heterojen olduğu formülasyona kadar geniş bir spektrumda yer almaktadır. Artık uluslararası ilişkiler, ne kendi kendine yeterlidir ne de 20. yüzyılın başlarındaki birinci büyük paradigma tartışmasında olduğu gibi saf rekabet modeliyle işlemektedir. Artık uluslararası ilişkiler bu iki ucun arasında bir salınımdadır. 

Bugün, bu iki uç arasında gidip gelen uluslararası ilişkiler sistemine İngiliz Okulu, aynı esneklikle bir kavrayış geliştirmeyi hedeflemektedir. İngiliz Okulu salt pozitivist olarak nitelendirmek mümkün olmadığı gibi post pozitivist geleneğe dâhil etmek de mümkün değildir bununla birlikte, Okul üyeleri dünyayı, hem devletlerin hem de devlet dışı aktörlerin birlikte yer aldığı ve hareket ettiği anarşik bir toplum olarak tanımlamaktadır. İngiliz Okulu’nun uluslararası toplum tanımlamasıyla kristalize olan bu kavramsallaştırma, anarşik bir karaktere sahiptir, bu noktada Hedley Bull (1977), anarşik toplumda düzenin nasıl oluşabileceğini sorgulamaktadır. Bu toplumda düzeni sağlayacak olan şey Hobbes’un Leviathan’ı mı, Grotius’un doğa kanununda mı yoksa Kant’ın evrensel ahlakında mı gizlidir? Bull, düzene ilişkin olarak kurumları işaret etmektedir. Kurumlar, paylaşılan ortak normların tecessüm ettiği ve uluslararası hukuktan güç dengesine kadar birçok bileşenin düzenlendiği kolektif olarak inşa edilmiş yapılardır. Grotiusçu bir yaklaşımla Bull, uluslararası toplumun her bir ferdinin, savaş kuralları, uluslararası anlaşmalara uyulması gibi bir dizi kuralı verili olarak kabul ettiğini varsaymaktadır. Bu anlamda hem normatif gelenekten hem de realist gelenekten beslenen Bull, düzenin kırılganlığını kabul etmekle birlikte, gelecekte daha kozmopolit ve normatif değerlere bağlı bir toplumun yeşereceğine yönelik idealist bir tutuma sahiptir. İngiliz Okulu yazarları, geleneksel teorilerin öne sürmüş olduğu analiz düzeyini yapıcı bir biçimde eleştirerek, disiplin içerisinde yeni bir yol yaratmayı amaçlamaktadır. Öncelikle, realizmde, yapısal realizmde ve neorealizmde vurgulanan anarşik yapı kabul edilmekle birlikte, bu anarşik yapının aşılamaz bir kült olmadığını aksine, kurumlarla ve düzenleyici normlarla yontulabileceğini öne sürmektedir. Bull (1977), anarşinin, uluslararası toplumun düzenleyici normlar yaratmasına engel olmadığını belirtmektedir. İkinci olarak, realizmde ve yapısal realizmde egemen devlete yapılan atfın, İngiliz Okulunda tam olarak karşılık bulmadığını bununla birlikte tamamıyla da dışlanmadığı görülmektedir. Dunne (1998), uluslararası toplumda devletin önemli bir yere sahip olmakla birlikte, salt devletlerden oluşmadığını, toplumun uluslararası hukuk, diplomasi ve normatif değerlerce şekillendirilen farklı düzeylerde aktörlerden müteşekkil olduğunu öne sürmektedir. Devletler, yalnızca çıkarları peşinde koşan, koşullandırılmış mekanizmalar değil, insanlar tarafından meydana getirilmiş uluslararası düzeni kuran ve toplumsal bağları dikkate alan yapılardır. Neoliberalizmin, uluslararası ilişkiler analizine yönelik olarak İngiliz Okulu yazarları, işbirliğine ve karşılıklı bağımlılığa yapılan aşırı vurguyu eleştirmektedir (Buzan, 1993). Neoliberalizm yöneltilen bir diğer eleştiri ise devletlerin ekonomik olarak rasyonel aktörler olarak kabulüdür. Wight (1977), uluslararası toplumun salt ekonomik çıkarlarla bağlı olmadığını, aynı zamanda ahlaki ve kültürel normlar tarafından da şekillendirildiğini öne sürmektedir. 

İngiliz Okulunun uluslararası ilişkiler disiplinindeki analiz düzeyini incelediğimizde, karşımıza üçlü bir yapı çıkmaktadır. Uluslararası sistem, uluslararası toplum ve dünya toplumu olarak belirtilen bu üçlü yaklaşımın, İngiliz Okulunun disiplin içerisindeki eksiklikleri giderme ve daha kapsamlı bir analiz düzeyi sunma motivasyonunun bir izdüşümüdür. Böylelikle uluslararası ilişkiler tek bir teoriye indirgenmeden, çok boyutlu ve çok katmanlı bir biçimde analiz edilebilir. Analiz düzeylerine bakacak olursak; ilk olarak karşımıza uluslararası sistem çıkmaktadır. Uluslararası sistem, kaynağını realist teoriden alan devletlerin birbirleriyle etkileşimde bulundukları anarşik yapıdır. Buna göre devletlerarası ilişkiler, güç dengesi ve çıkar mücadelesi üzerine kuruludur ve hiyerarşiden yoksundur. Bu anarşik yapı, devletlerarasındaki hayatta kalma arzusu ve güç mücadelesiyle kristalize olmakla birlikte, düzenleyici kurallar ve normlar da içerebilir. İkinci olarak uluslararası toplumdan bahseden yazarlar, devletlerin ortak normlar ve kurumlar temelinde ilişki kurduğu, salt güç istenci etrafında değil aynı zamanda meşruiyet, işbirliği ve düzen arayışı odağında oluşturulmuş olan bir toplumdur. Uluslararası toplum içerisinde devletler hukuk ve ahlaki normlar gibi bir dizi kolektif sorumluluğu paylaşmaktadır, paylaşılan sorumluluklar ortak değerlerin aktörler arasında daha sıkı benimsenmesini sağlar, Bull (1977)’un ifadesiyle, uluslararası toplum devletlerin ortak çıkar ve değerler temelinde kurduğu bir düzen arayışıdır. Son olarak en geniş analiz düzeyi olarak sunulun dünya toplumundan bahseden yazarlar, toplumun bileşenlerinin yalnızca devletler değil, uluslararası aktörler, sivil toplum kuruluşları hatta bireyler olduğunu, uluslararası sistemin ötesinde insanlık temelli değerlerin ve küresel etiğin merkezde yer aldığı bir yapı olduğunu ifade etmektedir. Buzan (2004), dünya toplumunu küresel sorunların karşısında uluslararası dayanışmayı mümkün kılan, küresel etik ve ortak insanlık değerleri üzerine inşa edilmiş bir yapı olarak tanımlamaktadır. Bu anlamda, geleneksel uluslararası ilişkiler teorilerine normatif bir boyut kazandırmış olan İngiliz Okulu, uluslararası sistemin ve dönüşümü ve bu dönüşümün analizi konusunda da önemli bir perspektif sunmaktadır. İngiliz Okulu’nun uluslararası ilişkiler literatürüne katkısı yadsınmamakla birlikte, Okulun metodolojik olarak nasıl bir tutum takındığı net değildir. Nitekim bu hususta Finnemore (2001), İngiliz Okulu’nun hem metot hem de kurumsal savlarındaki belirsizliğin, Okulun fikirlerinin yaygınlaşmasını engellediğini hatta bir çok ABD’li akademisyene göre, Okulun metodolojisini anlamanın bile başlı başına bir mesele olduğunu öne sürmektedir. 

Baldwin (1993), neorealizm ve neoliberalizmin, devlet egemen ve anarşik sistem yapısını temel ontolojik öncül olarak ele alma konusunda anlaşmasını, neo-neo sentezini yarattığını öne sürmektedir. Neo-neo tartışması olarak da literatüre giren bu dönemin ardından, o güne kadar görülmemiş çok daha temel epistemolojik bir tartışma ortaya çıkmıştır. Ashley ve Cox tarafından, uluslararası ilişkilerin hâkim teorileri olan liberalizm ve realizmin epistemolojisini oluşturan, nesnellik, devlet egemenliği, anarşi, güç kavramları tartışılmaya başlanmıştır. Pozitivist teorilerin öne sürmüş olduğu rasyonel birey, nesnellik, evrensellik ve bilimsellik iddialarına karşı post pozitivist bir yaklaşım sergileyen eleştirel teorisyenlerin disiplinde başlattığı bu tartışma, yerleşik uluslararası ilişkiler analizlerini temelinden sarsmıştır. Keohane tarafından reflektif-rasyonalist teorilerin birbirlerinden ayrışması olarak ifade edilen bu tartışma, 1990’lı yıllardan itibaren farklı felsefi ve sosyolojik gelenekten beslenen uluslararası ilişkiler teorilerinin disipline dahil olmasına imkan tanımıştır. 

Pozitivizm-post pozitivizm tartışmasında ortaya çıkan ilk akım, konstrüktivizm olmuştur. Onuf (1983) uluslararası ilişkiler disiplininin yeniden inşası için, geleneksel teorilerin tüm iddialarının ortadan kaldırılması gerektiğini böylece, disiplinin sosyal gerçekliğe uygun olarak yeniden inşa edilebileceğini öne sürmektedir. Onuf (1989), pozitivist teorilerin yaratmış olduğu, anarşi, egemenlik, çıkar, güç, güvenlik gibi kavramların tek bir özne tarafından yaratılmadığı aksine, her bir kavramın özneler arası iletişimle kendi kimliğini kazandığını, bu gerçekliği yadsımanın kapsamlı bir dış politika analizini imkânsız kılacağını belirtmektedir. Pozitivist teorilerin materyalist ve determinist yaklaşımları, aktörlerin davranışlarını ve uluslararası düzende ortaya çıkan yapısal değişimi anlamayı imkansız kıldığını belirten inşacı yazarlar, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte geleneksel teorilerin yetersizliğini ilan ettiklerini belirtmektedir. Konstrüktivist teorinin en önde gelen kuramcısı olan Wendt (1991), uluslararası ilişkilerde analiz edilen fenomenin, farklı analiz düzeylerinde bir dizi bağımsız değişken ve neden-sonuç ilişkisiyle açıklanamayacağı, içeriğin failin yorumundan bağımsız olamayacağını dile getirmektedir. Neorealist ve neoliberal yaklaşımları eleştiren Wendt, her iki akımın da bir şeyin nasıl çalıştığına dair ontolojik bir inanca sahip olduğunu, devletlerin anarşik düzende nasıl hayatta kaldığına dair ontolojik bir sorgulamaya giriştiğini ifade eden yazar, her sorgulamanın aynı zamanda bir kimlik atfetmek olduğunu diğer bir deyişle sorgulayan kişinin ön yargılarının olayları ve akışı duru bir biçimde görmesini engellediğini ve yorumlamasını manipüle ettiğini ileri sürmektedir. Wendt (1994), konstrüktivizmin, uluslararası sisteme dair yapısal bir teori olduğunu, devletlerin uluslararası politik teorinin esas analiz birimleri olduğunu, sistem içerisindeki asıl belirleyici ögenin, özneler arası iletişim olduğunu ve devletlerin kimliklerinin, çıkarlarının insan doğası ya sistemin doğası tarafında dışsal olarak verili değil, büyük oranda sosyal yapılarca inşa edildiğini öne sürmektedir. Ruggie (1998), konstrüktivizmin, kendinden önceki teoriler gibi maddi bileşenlere değil, fikirlerin ve özneler arasındaki iletişimin, aktör üzerindeki yansımasına ve bunun toplamına odaklandığını ifade etmektedir. Bu doğrultuda, konstrüktivist yaklaşımda, devletlerin çıkarlarını belirleyen, özneler arası iletişimle inşa edilmiş kimlikleridir. Teorinin bu temel varsayımı, geleneksel uluslararası ilişkiler yaklaşımlarınca verili kabul edilen çıkar anlayışıyla taban tabana zıttır, zira hem klasik realizm hem yapısal realizm hem de neoliberalizm, devletlerin çıkarlarına ilişkin olarak belirli kalıpların olduğu ve çıkarların aslında verili olduğunu öne sürmektedir. İngiliz Okulu’nun sistem temelli analiz düzeyiyle paralel biçimde, uluslararası yapıda normların ve hukukun belirleyici olacağını ifade eden konstrüktivist yazarlar, uluslararası yapıya karakterini kazandıran asıl şeyin, bu bileşenlerin aktörlerle girdiği etkileşim ve aktörlerin kendi aralarında girdiği etkileşim olduğunu ifade etmektedir. Uluslararası yapının sosyal boyutuna yapılan atıf aynı zamanda her yeni etkileşimde daha dinamik bir yapının ortaya çıkacağının da bir varsayımıdır zira konstrüktivist yazarlar, uluslararası ilişkilerin temelde diyalektik bir süreç olduğunu ve her bir sosyal etkileşimin yeni bir yapının inşasına neden olacağını öne sürmektedir, bu boyutuyla geleneksel teorilerin uluslararası ilişkilerin doğasına atfettiği rijit ve statik yapıyla zıttır. Konstrüktivist yazarlar, geleneksel teorilerce benimsenmiş olan tarih anlayışını reddederek, tarihin nesnel olmadığını ve lineer bir gelişim göstermediklerini öne sürmektedir. Tarihsel yorumlamadaki bu farklılık, uluslararası ilişkiler yaklaşımını da tamamıyla değiştirmektedir. Nietzsche (1895), Deccal adlı eserinde, insanlığın bugün daha iyiye ya da daha yükseğe doğru gitmediğini, ilerleme kavramının başlı başına modern düşüncenin ürünü olduğu ifade ederek, dönemin hakim tarihsel ve sosyolojik kavrayışına karşı çıkmıştır. Foucault’yla birlikte, daha da kurumsallaşan bu eleştirilere göre, geleneksel teorilerin beslendiği ve bu tarihi kaynaklara göre oluşturdukları kanunların aslında basit bir ön kabulden başka bir şey olmadığı dile getirilmektedir. Foucault’ya göre, ilerleme modern dönem mitidir ve pozitivist tarih anlayışı, bütüne bakarak tikeli göz ardı etmektedir, ne var ki tikel tarihsel ayrımın kristalize olduğu yerdir (Poster, 1982). Bu nedenle, tarihi soykütüksel bir çözümlemeyle ele alan Foucault, tarihin kopukluklarla dolu olduğunu belirtir (Bayar, 2004). Bu tarihsel yaklaşım, konstrüktivizmin hermenötik kökenleriyle de uyumludur zira, konstrüktivist yazarlar insan deneyiminin her zaman bir şeyin deneyimi olduğunu, bu deneyimin ise ancak kavrayabildiklerimizle sınırlı olduğunu ifade etmektedir. Bu anlamda her bir eylem aslında bir kavrama eylemidir, ancak bu kavrayışla var olmak mümkündür (Peck ve Mummery, 2018).

Konstrüktivizm, yapı olarak adlandırdığı olguyu, kendisini oluşturan bileşenlerin ilişkileri ve müşterek anlamları olarak tanımlamaktadır. Bileşenler, bilgi, normlar, kurallar, kimlikler gibi soyut unsurlara atıf yapmakta ve geleneksel teorilerin devleti merkeze koyarak yaratmaya çalıştığı kanunlar bütünün, aslında, maddi olarak var olmadığını öne sürmektedir. Devletler arasında güvenlik ikilime ve uluslararası ilişkiler anarşik karakterde olabilir ancak bu güvenlik ikilemi, alınan silahlardan, yapılan savunma harcamalarından kaynaklanmamaktadır, bunların kökeni fikridir. Wendt (1992)’in jenerik ifadesiyle, anarşi, devletler ne anlıyorsa odur. Bu anlayışı yaratan yapı, aktörleri ve aktörler arasındaki ilişkileri şekillendirerek, uluslararası ilişkilerin doğasını belirlemektedir. Bununla birlikte yapı, aktörleri yalnızca tek bir biçimde etkileyen nesneler değildir, her yapı aşılabilir, hiçbir konjonktür tekrarlanmak zorunda değildir (Viotti ve Kaupi, 2016). Özneler arası etkileşim, Hobbesçu bir dünyadan, Kantçı bir dünyaya geçişi sağlayabilir veya sistemi daha da fazla güvenlik ikilemine maruz bırakacak bir noktaya evrilebilir, bu sistemin inşa edildiğinin açık bir göstergesidir.

Bu noktada, Konstrüktivist yazarlarla İngiliz Okulu arasında bir benzerlik kurmak mümkündür, tıpkı İngiliz Okulu’nun kural temelli uluslararası toplum anlayışı gibi, konstrüktivist yazarlar da kimliklerin, norm ve kurallarla şekillenebileceğini öne sürmektedir. Devlet, egemen bir devlet olarak bir kimliğe sahipken, aynı zamanda liberal demokrasi, askeri diktatörlük veya otoriterlik gibi bir başka kimliğe daha sahiptir. Devletin sahip olduğu bu kimlik, uluslararası toplumda normların oluşmasını sağlamaktadır zira bu kimliklere sahip olan devletler, uluslararası toplumda kimliklerine uygun hareket etme eğilimindedir. Rumelili (2023), konstrüktivizmin uluslararası toplumda belirli normların olduğunu kabul ettiğini, bireysel yaşamlarımızda var olan normların ihlal edilmesinin normların olmadığı anlamına gelmediği gibi uluslararası toplumdaki normların ihlalinin de normların olmadığı anlamına gelmediğini belirtmektedir. Bu normları denetleyecek bir otoritenin olmadığını kabul eden konstrüktivist yazarlar, normlara bağlılığın iyi niyet karinesiyle var olduğunu dile getirmektedir. Realist ve yapısal realist yazarlar, normların aslında birer meşruiyet enstrümanı olarak güçlü devletlerin yaratmış olduğu sosyal olgular olduğunu, güçsüz devletlerin hayatta kalmak adına bu olguları benimsediğini öne sürmektedir. Liberal ve neoliberal yazarlarsa, normların devletlerin çıkarlarına hizmet etmek adına işbirliği kurulmasıyla geliştirildiğini belirtmektedir. Geleneksel yaklaşımların devlet odaklı bu yorumlamasına karşın konstrüktivizmde devlet ve norm arasındaki ilişkide devlet başat rol oynamamaktadır; normlar ahlaki olarak uluslararası toplumca kabul görülen uygulamalardır ve devletler kendi zararlarına olsa dahi normlara uyma eğilimindedir. Örneğin nükleer silahların yaygınlaşmasının önlenmesi, kara mayınlarına yürütülen uluslararası kampanya bunun bir göstergesidir (Rumelili, 2023).

Konstrüktivist teorinin önerdiği metodoloji anlamlı kılan hiç şüphesiz, onun kimliğe atfettiği önemdir; kimlik teorinin kaidesidir. Teori için kimlik, sosyal ilişkiler, kurallar, gelenekler, normlar gibi bir dizi soyut kavramı bünyesinde barındıran, uluslararası ilişkileri oluşturan bir yapıdır. Konstrüktivistler, devletleri kimlikleri olan sosyal aktörler olarak ele alır. Kimlikler, sabit, durağan ve tek katmanlı değil, dinamik, değişken ve çok katmanlıdır. Bir devletin kimliği hem yerel, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde farklı ağırlıklarla belirlenir, bu kimlikler her özneler arası etkileşimde yeniden inşa edilir veya yıkılarak dönüşür. Altı çizilmesi gereken en önemli nokta, kimliğin salt atanmış bir fenomen olmadığıdır. Daha açık bir ifadeyle, bir devletin nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olmasına karşın devlet kendisini Müslüman olarak tanımlamayabilir keza bir ülke içerisindeki bir azınlık dini veya azınlık etnik grup ülkenin kimliğini teşkil edebilir. Kimlik, önce kendini nasıl tanımladığın, daha sonra kendini nasıl tanıttığın en sonunda ise nasıl algılandığınla ilgilidir. Bu kimlikler, devletlerin çıkarlarını ve yol haritalarını belirlemektedir. Konstrüktivist yaklaşım uluslararası toplum ve normlar, kurallar anlamında İngiliz Okuluyla dirsek temasındadır. Bununla birlikte konstrüktivizmin, geleneksel teorilere yönelik meydan okuması ve dönüştürücü etkisi, post pozitivist uluslararası ilişkiler teorileri içerisinde istisnai bir yer kazandırmaktadır. Bilhassa Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte daha da önem kazanmaya başlayan yaklaşım, devlet çıkarlarının ve bunun ötesinde uluslararası sistemin, yeni politik ve ekonomik ortamda yeniden tanımlandığını, etkileşimin daha da fazla artarak, sosyal olarak her kimliğin yeniden inşa edildiğini önermektedir. Konstrüktivizmin artan popülaritesiyle uyumlu olarak yoğun eleştiriler mevcuttur. İlk olarak Mearsheimer (1995), konstrüktivizmin uluslararası toplum ve uluslararası sisteme ilişkin gerçekte çok az şey söylediğini, öngörülerine ilişkin yeterli ampirik desteğin bulunmadığını öne sürmektedir.

Sonuç 

Sonuç olarak, realizm ve neoliberalizm, uluslararası ilişkileri nesnel ve rasyonel bir alan olarak değerlendirmekte epistemolojik olarak pozitivist yaklaşımı benimsemektedir. Klasik realizmde görülen determinist tutum, Waltz’un sistemik yaklaşımıyla yapısal realizme evrimleşerek, realist geleneği karmaşık sorunlara karşı daha dirayetli kılınmıştır. Neoliberalizm ve yapısal realizmin, uluslararası sistemin anarşik doğası ve devlete atfettikleri önemle birlikte, ilk nesil teorilerde gözlemlenen sert ayrışma görece yumuşamış ve yaklaşımları birbirine yakınsanmıştır. Bunun yanı sıra, devlet odaklı analiz düzeylerini sürdürmeleri ve katı pozitivist tutumları, 1970’li yılların dinamik konjonktüründe her iki teorinin de hasar almasına neden olmuştur. Değişen dünya sistemini daha iyi kavrayabilmek, birden fazla yaklaşımı potasında eriterek kapsamlı bir uluslararası ilişkiler tahlili ortaya koymak adına İngiliz Okulu, hem pozitivist hem de post pozitivist yönelimleri kucaklayarak, oldukça geniş bir analiz penceresi sunmuştur. İngiliz Okulu’nun plüralist karakteri, farklı gelenekten beslenerek üçlü bir analiz düzeyinin geliştirilmesin mümkün kılmıştır. İngiliz Okulu’nun öne sürdüğü bu yeni, salt devleti merkeze alan yaklaşımların da yeniden düşünülmesini sağlamıştır. Bu anlamda, sistem, toplum ve dünya toplumu olarak sınıflandırdığı birbiriyle diyalektik bir ilişki içerisinde bulunan bu düzeylerin çimentosu ise normlar ve değerlerdir. İngiliz Okulu’nu geleneksel teorilerden ayıran ve normatif bir yaklaşıma dönüştüren bu tutumu, geleneksel teorilerce, maddi unsurların göz ardı edilmesi, zayıf açıklamaları ve bilimsel olmayışı yönüyle eleştirilmektedir. Ne var ki geleneksel teorilerin bilim fetişizmi, kısıtlı analiz seviyeleri ve sığ aktör tanımları, Soğuk Savaş’ın neden bittiğini, çok kutuplu dünya sisteminin nasıl oluştuğunu, devlet dışı silahlı örgütlerin nasıl tüm dünyayı domine eder hale geldiğini, terör örgütü olarak kabul edilen silahlı grupların nasıl egemen devletleri yıkarak yeni rejimler tesis edebildiğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu devrimsel dönüşümü açıklamak adına, uluslararası sistemi, sistemin aktörlerini ve nasıl oluştuğunu kavramamızı sağlayacak bir yaklaşım gerekir. Diğer bir deyişle, yeni dünya için yeni fikirler gerekir. Bu noktada, post pozitivist yaklaşımlar, bugünü anlamaya ve geleceği tahayyül etmeye yönelik yeni bir perspektif çizmektedir. Dış dünyaya dair tüm bilgilerimizin ve ön kabullerimizin sosyal olarak inşa edildiğini, uluslararası ilişkilerin de özneler arası etkileşimle inşa edilen, her bir etkileşimin yeni bir politik gerçeklik yaratma potansiyeli bulunduğunu öne süren konstrüktivist yaklaşım, kimlik ve normları, uluslararası ilişkilerin ana bileşenleri olarak kabul etmektedir. Özneler arası etkileşimle yaratılan sosyal gerçeklikler ve kimlikler, dinamik ve değişkendir. Bu nedenle çok katmanlı bir analiz düzeyini benimseyen konstrüktivist yaklaşım, devlet odaklı analiz düzeyini tamamıyla yadsımamakla birlikte, sistem odaklı yaklaşımı temel alarak, birden fazla aktörün, birden fazla düzlemdeki etkileşimlerini incelemektedir. Geleneksel teorilerle taban tabana zıt olan tüm apriori kabullerini yok sayan konstrüktivist yazarlar, sistem düzeyli analiz, uluslararası toplum, değerler ve normlar ile aktörlere yaklaşım konusunda İngiliz Okulu’yla dirsek temasındadır. İngiliz Okulu ve konstrüktivist teorinin benzer yönlerinin yanı sıra birbirlerinden ayrışan noktaları da mevcuttur. Örneğin İngiliz Okulu yazarları, konstrüktivizmi sosyolojik indirgemecilikle suçlayarak, nesnel öğeleri tamamıyla yadsıdığın ve tarihsel bağlamı dışladığını belirtmektedir. Konstrüktivist yazarlar ise, İngiliz Okulu’nu gerçek bir teoriden yoksun normatif bir yaklaşım olarak değerlendirme eğilimindedir. 

Kaynakça 

Ağca, M. (2023). Sosyal Bilimler Felsefesi ve Uluslararası İlişkiler Teorisi. İçinde, E. Balta (Ed.), Küresel siyasete giriş (ss. 83-113). İletişim Yayınları.

Baldwin, D. A. (1993). Neorealism and neoliberalism: The contemporary debate. Columbia University Press.

Balta, E. (2024). Küresel siyasete giriş: Uluslararası ilişkilerde kavramlar, teoriler, süreçler. İletişim Yayınları.

Bull, H. (1977). The anarchical society: A study of order in world politics. Columbia University Press.

Buzan, B. (2004). From international to world society? English school theory and the social structure of globalisation. Cambridge University Press.

Buzan, T., & Buzan, B. (1993). The mind map book. http://ci.nii.ac.jp/ncid/BA83072771

Carr, E. H. (2001). The twenty years’ crisis, 1919-1939: Reissued with new introduction. Palgrave Macmillan.

Collingwood, R. G. (1996). Bir öz yaşam öyküsü (A. N. Akbulut, Çev.). Yapı Kredi Yayınları. (Orijinal eser yayımlanma yılı bilinmiyor)

Comte, A. (1848). A general view of positivism.

Cox, R. W. (1987). Production, power, and world order: Social forces in the making of history. Columbia University Press.

Dunne, T. (1998). Inventing international society. Palgrave Macmillan. https://doi.org/10.1057/9780230376137

Finnemore, M., ve Sikkink, K. (2001). Taking stock: The constructivist research program in international relations and comparative politics. Annual Review of Political Science, 4(1), 391–416. https://doi.org/10.1146/annurev.polisci.4.1.391

Goldstein, J., Kahler, M., Keohane, R. O., ve Slaughter, A. (2001). Response to Finnemore and Toope. International Organization, 55(3), 759–760. https://doi.org/10.1162/00208180152507623

Hegel, G. W. F. (1956). Lectures on the philosophy of history (J. Sibree, Trans.). Dover Publications. (Original work published 1837)

James, D. (2015). Fichte’s republic: Idealism, history and nationalism. Cambridge University Press.

Kant, I. (1784). An answer to the question: What is enlightenment? (H. B. Nisbet, Trans.). In H. Reiss (Ed.), Kant: Political writings (2nd ed., pp. 54–60). Cambridge University Press.

Karatani, K. (2019). Tarih ve tekerrür. Metis Yayınları.

Kennicutt, R. C., Jr. (1998). The global Schmidt law in star-forming galaxies. The Astrophysical Journal, 498(2), 541–552. https://doi.org/10.1086/305588

Keohane, R. O., & Nye, J. S. (1977). Power and interdependence: World politics in transition. Little, Brown.

Krasner, S. D. (1988). Sovereignty. Comparative Political Studies, 21(1), 66–94. https://doi.org/10.1177/0010414088021001004

Marx, K., ve Engels, F. (2017). Alman ideolojisi (Orijinal çalışma 1845). Sol Yayınları.

Marx, K. (2010). Kapital: Cilt I (Orijinal eser yayımlanma yılı 1867). Yordam Kitap.

Marx, K. (2023). Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte (Orijinal eser yayımlanma yılı 1857). BoD – Books on Demand.

Mearsheimer, J. J. (1994). The false promise of international institutions. International Security, 19(3), 5–49. https://doi.org/10.2307/2539078

Mearsheimer, J. J. (2002). The tragedy of great power politics. Choice Reviews Online, 39(09), 39–5464. https://doi.org/10.5860/choice.39-5464

Morgenthau, H. J., ve Thompson, K. W. (1985). Politics among nations: The struggle for power and peace (6th ed.). Alfred A. Knopf.

Onuf, N. (1989). World of our making: Rules and rule in social theory and international relations. University of South Carolina Press.

Peck, B., ve Mummery, J. (2018). Hermeneutic constructivism: An ontology for qualitative research. Qualitative Health Research, 28(3), 389–407. https://doi.org/10.1177/1049732317706931

Poster, M. (1982). Foucault and history. Social Research, 49(1), 116–142. http://www.jstor.org/stable/40970855

Rosecrance, R. (1992). A new concert of powers. Foreign Affairs, 71(2), 64–82. https://doi.org/10.2307/20045125

Ruggie, J. G. (1998). What makes the world hang together? Neo-utilitarianism and the social constructivist challenge. International Organization, 52(4), 855–885. http://www.jstor.org/stable/2601360

Rumelili, B. (2023). İnşacılık/Konstrüktivizm. İçinde, E. Balta (Ed.), Küresel siyasete giriş (ss. 168-189). İletişim Yayınları.

Ünay, S. (1998). Yapısal realizm ve ötesi: Kenneth Waltz’un uluslararası siyaset teorisine eleştirel bir yaklaşım. Divan: Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, 4, 207–223.

Viotti, P. R., & Kauppi, M. V. (2016). Uluslararası ilişkiler teorisi (Çev. bilinmiyor). Nobel Yayınları.

Waltz, K. N. (1979). Theory of international politics. McGraw-Hill.

Wendt, A. (1992). Anarchy is what states make of it: The social construction of power politics. International Organization, 46(2), 391–425.Wight, M. (1977). Systems of states. Bloomsbury Continuum.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir